31 Aralık 2010 Cuma

2010

dün gibi, 2009 blogunu yazışım. yine aynı koltukta oturmuş, bugünden farklı olarak karamsar bir ruh haliyle ve isteksiz surat ifademle yine bitmeyeyazan bir yıl hakkında düşünüyordum.
çok çabuk geçti bu yıl, çok. daha dündü gerçekten, 2009'u bitirişim, 2010'u karşılayışım, 2010 10 10 10 diye inanamayışım.

şimdi yepyeni bir yıl, haha yepyeni. ee? bu yıl hayatımda fazlaca yenilik olmadığı için, çok şey değişti diyemeyeceğim haliyle.
yeni bir okula başlamadım.
yeni bir ilişkiye başlamadım.
yeni arkadaşlar edinmedim.
yeni hayaller kurmadım.
yeni şeyler yapmaya başlamadım. (eh, fifti fifti)

liste uzayıp gidebilir. yine de geçen sene yaptığım gibi bir sene değerlendirmesini de haketti bu 2010.

-bir kere üniversiteye alıştım, artık yadırgamıyorum liseli sınıfından ayrılışı. ha deliler gibi özlüyorum, o ayrı.
-biraz daha ince kaşlı, kalın belli, genç kızdan bir adım daha bayan sayılabilir statüdeyim sanırım.
-sorumluluk almayı daha çok öğrendim.
-araba kullanmaya iyice alıştım.
-kalk gidelim dese biri, gidebilecek duruma geldim.
-melis yok bu gece yanımda, başarın evinde değilim.
-yine çok sevdiğim insanlarla giriyorum yeni yıla.
-biraz daha olumluyum, biraz daha heyecanlıyım.
-okula ısınma periyodu yok ama, mezun olabilir miyim telaşı var.
-özge yanımda değil ama hep içimde.
-mertle seren yine yılbaşında yanımda yok, ama yine canımlar.
-ananemin değerini daha bir iyi anladım bu sene.
-dedemi daha çok özledim. babanemi de.
-yine çok tatlı insanlar girdi hayatıma, gereksiz pek bir çokları çıktı girdikleri hızda.
-yine üşüyorum. yine üşüyeceğim.
-ferhat göçerin sesi yine çok güzel.
-kardeşim iyice büyüdü, ben hala ablayım.
-mutluyum.
-yine dengesizim. yine huzursuzum.
-yine ümitliyim.
-yine beklentilerim tavan.

2009 bitti, 2010 bitti.
2011'i güzel karşılıyorum. 2010 bitti diye göbek atmıyorum.
ispanyolca öğrenmeye başladım. me llamo destine diyebiliyorum.
baskete döndüm.
dünya umrumda değil
yine.
her zamanki gibi.

yazıyorum
yazmayı bırakamıyorum.
yazmaktan hayat kazanacağım günler gelecek belki diye düşünmeye devam ediyorum.

çevremdeki insanları mutlu etmeyi her zamankinden de çok seviyorum.
onlar mutlu oldukça mutlu oluyorum.

iphone um var artık.
n72mi hala deliler gibi seviyorum.

kadıköy anadolu devam
boğaziçi'ne ısınıyorum.

aşığım.
birine, ona diyemiyorum
çünkü hep aşığım.
sanırım dünyaya aşığım.
sarhoşum.
içmekten de değil aşktan da
hayattan sarhoşum.
italya'ya gidiyorum.
gün sayıyorum.
melis'i özlüyorum.
geçen sene bu saatler öpüşmeye hazırlandığım kız, canım, herşeyim.
bu gece onu arayacak destine'si.

bekliyorum.
yine, her zamanki gibi birşeylerin olmasını, birşeylerin hayatımı ve beni değiştirmesini bekliyorum.
bekliyorum.

2011 bize güzellikler getirsin
her günü daha da güzel kılsın diye bekliyorum.

herkesi, hepsini çok seviyorum..

30 Aralık 2010 Perşembe

ne zaman

ne zaman bu kadar özlem biriktirdim acaba ben? ve ne zaman kendimi özlemeye bu kadar hazır hissettim? ne zaman geride bıraktıklarımı düşünmekten vazgeçtim, ne zaman hatırladım eskileri.
ne zaman gözlerimi kapattım ve duymuyorum sandım, ne zaman başımı sallayınca dağılacağına inandım düşncelerimin..
sahi, ne zaman hayal kurmayı bıraktım ben? hayallerin gerçekleşmeyeceğine ne zaman inandım?
ne zaman karışık olmadım en son, en son ne zaman kendimi tamamen huzurlu hissettim?

hatırlamıyorum. dengesizliğimi alıp duvarlara vurmak istiyorum. bir yandan 100 üstünden 100, bir yandan 0'dır ya, aynen o hesap. ortası yok, aynı anda iki ayrı uç. öyle bir kafa bu ikizler işte.
kararsızım, tutarsızım, çok ama çok dengesizim.
ve bazen insanlar bana nasıl katlanıyor hiç çözemiyorum.
eskiden derdimi anlatabilirdim, şimdi onu da yapamıyorum. fazlaca incindim sanırım. hem de neden, kimden yani, bir bilsem.

yok yok kesin ay tutulmasından. yoksa ben dünyanın en zıpır kızıyım, biliyorum. ve dünyanın en zıpır adamlarını kendime çekiyorum. ne yapayım, seviyorum.

28 Aralık 2010 Salı

mavi

çok seviyorum maviyi.

sanırım babamın masmavi gözleri ilk sebebim. gökyüzünün, denizin rengi olması zaten cabası.
"huzurun rengi" de diyorlar mavi için. ama benim için değil..

mavi benim için dinginlik, sonsuz huzur falan ifade eden bir renk değil kesinlikle. bir kere beni heyecanlandırıyor mavi. mesela mavi bir elbise giydiğimde kendimi masumiyet müzesi gibi hissetmiyorum, tam tersi alımlı ve hatta iddialı hissediyorum. belki kendime yakıştırdığım nadir renklerden olduğu içindir, bilmiyorum.

bir de şu mavi mi yeşil mi belli olmayan, herkesin farklı bir yorum getirdiği, kimisinin mavi diye yırtınırken kimisinin yeşilde ısrarcı olduğu renge ağır aşığım. zaman zaman gözlerim de o renk oluyor. (ağlarsam, o renk birşey giyersem, denizden yeni çıkmışsam..) o zaman gözlerime bakmaya bayılıyorum, koskocaman açıp, içindeki renkleri çözmeye çalışıyorum. kendimi en çok sevdiğim zamanlar bunlar.

duvarlarım açık mavidir, gökyüzü mavisi dedikleri. evet, biraz huzurlu bir his verdiği doğru. ama halımdaki daha koyu maviler de yine içimi kıpır kıpır ediyor, mavi minderim davetkar ve ısrarcı.
giydiğim her mavi kıyafette de mutlaka bir heyecan gizlidir, bir bilinmezlik, bir gizem.

neden maviyle ilgili konuşasım geldi hiç bir fikrim yok, tek bildiğim bugün, 28 aralık günü benim için mavi bir gün, hem de hiç sebepsiz. mavi bugün. her yer mavi hatta benim gözümde şu saniyede. mavi pijamalarını giy, mavi çarşaflı yatağına, mavi yastığına gömül ve masmavi düşler gör diyor bugün birşey bana.

herkese benim gördüğüm maviden hediye ediyorum yeni yıl için. bana verdiği heyecanı versin herkese, beni ettiği gibi mutlu etsin herkesi mavi dünyalar.

26 Aralık 2010 Pazar

hayal

koskocaman bir meydan var şuan gözlerimin önünde. cıvıl cıvıl, insanlarla dolu. insanlar telaşla koşuşturuyorlar oradan oraya, çünkü yeni yıla girmek üzereyiz. herkesin elinde paketler, pastalar, hediyeler, süslü kostümler ve kalpleri. kalplerini birilerine vermeye gidiyorlar. tam ortada bir atlı karınca duruyor bu meydanda. bir kaç hiperaktif çocuğun üstünde zıpladığı bir platform. ışıl ışıl bütün oyuncaklar, hepsinin üstünde bir çocuk var. çığlıklar atıp ailelerine el sallıyorlar.
bu kocaman meydanın sonunda bir de dev çam ağacı var. ama gerçeğinden. oradaki evlerden biri çıkmış ve ağacı süslemeye başlamış, herkes de yardım etmiş, birden bir bakmışlar ki rengarenk, kocaman, dünyanın en güzel yılbaşı ağacı çıkmış ortaya. her geçen elinden bir paket atıveriyor oraya, çocuklar birer hediye de tanınmayan'dan alsın diye. ve öyle de oluyor, her çocuk bir hediye fazladan alıyor bu meydanda.
ama o ışıl ışıl meydanın en çok dikkat çeken şeyi bir bankta oturan iki kişi benim için. iki kız bunlar. ikisi de çok yoğun, çok karmaşık. saatlerce hayal kurabiliyorlar atlı karıncanın karşısında. hava buz gibi, üşümüyorlar. kar yağıyor, aldırmıyorlar. o bankta saatlerce oturup yalnızca kapalı gözlerin ardından birbirlerine gördükleri hayalleri anlatıyorlar. dünyanın hangi şehrindeler, ya da kimlerle beraberler, bilen yok. dedik ya, hayal sadece.

çok uzakta olan herkesin hayalini kurdum bugün. izmir'de yaşayanlardan tutun da italya'da okuyana, paris'e, new york'a, edmonton'a kadar gidiyor hayallerim, arada bir ankara'dakileri özlüyorum, arada ghent'te buluyorum düşlerimi, bir amsterdam'da, bir twente'de, bir de wageningen'de turluyorlar sonra. özlüyorum sürekli. kavuşma hayalleri kuruyorum. ve şimdi, tüm özlediklerimi birer çocuk yaptım, o atlıkarıncadaki tüm oyuncaklara bindirdim. oturdum koca çam ağacının gövdesinin dibindeki banka, onları izliyorum. yüzümde bir tebessüm, sevgiyle bakıyorum hepsine. hala özlüyorum. gözümün önündeler, ama ben yine de onları özlüyorum.

18 Aralık 2010 Cumartesi

15 Aralık 2010 Çarşamba

Tanımadığım Adamlar

Deliler karmaşası. Her deli orada sanki. Aziz Nesin'den tutun Ali Poyrazoğlu'ya, Altan Erbulak'tan oyunda yer alan her oyuncuya kadar akıllı delilerden oluşan çılgın bir kadro.

Serhat arkadaşım beni arayıp "arkadaşımın oyunu var ckm'de, gelir misin?" dediğinde, vaktim olduğu için sevindim. malum haftaiçi gerçekten zor oluyor öğrenci kafası. ayrıca beni çok güzel bir yerden vurmuştu, tiyatro! en büyük tutkularımdan olduğu için sanırım tiyatroya hayır diyebildiğim pek görülmemiştir. her seferinde kendimi karakterlerin yerine koymaktan izlemede sıkıntı çektiğim bile olmuştur, bir anda kendimi sahneye atmadığım için şanslıyım, ona da az kalıyor çoğu zaman.

Her neyse, CKM'nin tiyatrosuna ilk kez gitmiş bulundum, öncelikle mekana bir bravo demek lazım. Çok hoşmuş tiyatro sahnesi, salonu. Kesinlikle insanı havaya sokan bir ambiyansı var. Sahne oldukça kullanışlı. Oyun için düzenlenmesi de gayet başarılı bir şekilde yapılmış. Alan kullanımı ve dekorlar muhteşemdi.

Gelelim hikayeye. Aziz Nesin'in oyunlarından beslenmiş, Ali Poyrazoğlu'nun ince zekasıyla süslü oldukça sürükleyici, güldürücü ve gerçekten hislendirici bir oyundu izlediğim. Oyuncuların enerjisini hiç kaybetmemesi üzerine yazılmıştı sanki. Dinamik, bir o kadar da stabil bir enerji sundular bize. Seyirciyle sık sık temasa geçmeleri, oyuncuların zaman zaman seyircinin gözünün içine bakarak konuşması, sahnenin her noktasını kullanıp aynı zamanda bizi yormadan oyunun içine alması oldukça etkileyiciydi.

En çok hoşuma giden detaylardan bahsedeceğim. Bir kere bir cümleye inanılmaz takıldım. "Düzülen ben olduktan sonra düzen değişse ne farkeder!" İsyanda olan bir vatandaşa yönelik, onu başından savarcasına söylenen "bu düzen değişecek" lafına bir tepki olarak çıkan bu cümle, bende resmen bir kopuşa sebep oldu. Çok başarılı buldum. Hem bu sözü, hem de sözün geçtiği skeçteki mesajı.

Bir diğer hoşuma giden nokta ise oyuncuların sanki yüzyıllardır beraber sahnedeymiş gibi birbirlerini tanımaları oldu. Tanımaları derken, birbirlerine karşı çok rahat ve alışıklardı. Tabii, uzun zamandır beraber olabilirler, aynı tiyatronun oyuncu kadrosu ama ne olursa olsun aralarında en ufak bir iletişimsizlik, en ufak bir kopukluk gözlemlemedim ki bence bu bir oyun için önemli bir kriter.

Aslında her şeyi yazmamalıyım ki, izleyecek varsa spoiler olmasın. Yalnızca şöyle bir video var
oradan ufak bir bilgi alınabilir.

Oyundan sonra Serhat'ın "oyuncu arkadaşı" Ümit Kantarcılar'ı çalıp yemeğe götürdük. Benim onunla ilgili izlenimim; aynı sahnedeki gibi enerjik, kendine güvenli ve sempatik, başarılı oyunculardan. Dizide de oynuyormuş, bilmiyorum televizyonda nasıl ama tiyatro sahnesinde çok çok iyi olduğunu söyleyebilirim.

Uzun zamandır uzak kaldığım tiyatro sahnesiyle kavuşmam böylece gerçekleşti. Serhat'a bir teşekkür de buradan, en yakın zamanda Ali Poyrazoğlu tiyatrosunu tekrar ziyaret etme dileklerimle..



bir ekleme: ya hep olumlu yanlarından bahsettim de, bir de olumsuz yanı var ki (olumsuz mu emin değilim ama) ya ya ya Ali Poyrazoğlu konuşurken olur da bir saniyeliğine gözlerimi kaparsam, karşımda bir mamut. Evet evet şu Ice Age'deki mamut. Lenny miydi Manny miydi emin olamadım şimdi bakmaya da kasamicam da, adamın sesi benim için mamutla özdeşleşmiş. (arkadaşım mahmutla hiç bir alakası yok.) Ümit'e bunu söylediğimde bana katıldı, bir de turkcell reklamındaki sesinin de akla geldiğini falan söyledi ama benim algım için kesindi durum, o bir mamuttu. Öyle yani, mamut.

9 Aralık 2010 Perşembe

çocuklar gibi şendik

bir kere benim sevgilim bir harika.
orada bir anlaşalım.

benim çocuk ruhumu bildiğinden, beni eşşşekler gibi mutlu etmenin yolunu bulmuş. bana çocuk hissettirsin kendimi. ve bunu yaparken aptal çocuk taklidi yapan ses tonları, saçma sapan oyunlar kullanmasın, bulsun işte yolunu.

hiç bulmaz mı! bana bir bilet aldı, sirk için. evet bildiğimiz sirk. italyan sirki 'Medrano' . pek fikrim yoktu ya, sadece sirke gideceğimiz için, sadece beni düşünerek bunu bulup ayarladığı için mutluydum. bugündü sirk, gittik beşiktaş'tan güzelim dolmabahçe boyunca yürüdük, ve o tatlı sirke vardık.

bir kere çok büyük inanılmaz bir sirk değil. daha çok kendi halinde, az kadrolu, şirin diyebiliriz. ama o az kadrodan neler çıkmış, görmeden inanmazsınız. bir açılış şovları vardı ki, gerçekten hepimiz nefeslerimizi tuttuk, çığlıklar attık. finali de aynı şekilde, kalpleri yerinden çıkartacak cinstendi. çok fazla anlatmak istemiyorum gerçekten çünkü bir kişi bile okuyup özenip gitse, mutlu olurum, birilerine o keyfi yaşatabildiğim için.

ben kaan'a teşekkür edip duruyorum, çok eğlendim çok. çocukluktan kalma heyecanları, mutlulukları bir akşamda yaşadım yine. yürüyen köpekler, akıllı papağanlar, kediye dönüşen kaplanlar, şovmen atlar, saçma sapan palyaço, birbirinden esnek sinir bozucu akrobatlar ve çok yaratıcı isimleriyle crazy boys, motorcular. hepsi birbirinden keyifliydi, inanılmazdı. önerim, herkes gitsin görsün ya, sadece minik çocukları oyalama amaçlı hazırlanmış gösteriler değil bunlar, emek var içinde, çok hem de.

ha bir de, beşiktaş'ta sevgilimi beklerken çok hüzünlü bir an yaşadım. orada benimle aynı yerde aynı göğün altında binlerce insan vardı ama çok azı farketti benim kitlendiğim şeyi.
göçmen kuşlar.. yavaş yavaş toparlanıp bizi terkedenler. bir anda terkedilmişlik hissi kapladı içimi, bütün kuşları tutup onları kış boyunca sıcak tutma sözü vermek istedim, gitmesinler diye..

5 Aralık 2010 Pazar

kış gelince bir sen mi güzelleşirsin?


aralık ayına inat sımsıcak giden havalar, bir günde mevsimin gereklerini yerine getirmeye karar verdi maalesef.

ama olsun, benim güzel okulum, kışın pek bir güzel oluyor, bakmaya doyamıyorsun güzelliğine. biraz da kıskanıyorsun, sen kışın solarken o açıyor diye.

speed dial

hızlı arama, cep telefonumda en sevdiğim olay olabilir. en çok aradığım insanları tek tuşa basarak bulmak, rehberi karıştırmaktan veya numara girmekten çok daha basit elbet.

bu hızlı aramada, 1 telesekreter olduğundan; 2'den 9'a rakamların her biri benim için birşey ifade ediyor. yani birinin numarasını bu rakamlardan birine atadığımda, mutlaka bir sebebi oluyor.

hayatımdaki öncelikleri de diyebiliriz bazısı için (mesela 2 ve 3), benim için özel olan sayıya özel insanı atamam (4,7 gibi) falan filan..

2 annemdir. doğal olarak. 3 babam. en çok onları ararım, en çok onları aramasam bile hayatımdaki önem ve öncelikleri nedeniyle onları daha ileri bir rakama atayamam.

4 her zaman hayatımdaki erkeğin yeridir. çok aramayabilirim, çok kullanmayabilirim ama 4 benim için o kadar ayrıdır ki, 4'te her zaman sevgilim olur.

5 en yakın erkek arkadaşıma ayrılmış rakamdır. bu, malesef değişip durmak zorundadır çünkü en yakın erkek arkadaşım birden fazladır. ben de o sıralarda en çok hangisini arıyorsam onu atarım. enderi, mehmeti, merti oraya koyarım. itiraf: şuan en yakın erkek arkadaşım mehmet.

6 da oldukça özeldir benim için, çünkü nerede ne zaman bir 6 görsem özge gelir aklıma. 6 özge'nin yeridir kısaca, herhangi bir grubun değil, özge'nin.

7, 2007 nin 7 sinin 7 sinden beri benim gözbebeğim olduğu için, 7'yi 4 yıldır kaan'a ayırmış durumdayım. o yokken de 7 boştu, 7 sadece onun yeri çünkü.

8 ilkokuldan beri uğurlu sayımdı. en sevdiğim sayıydı. o yüzden orada melis duruyor 5 yıldır. melis de benim şansım, uğurum ve en sevdiğim olduğundan. hatta o italya'da, telefonu kapalıyken hatta aylarca kapalı duracakken bile, elim gitmiyor 8'e başkasını atamaya. 8 onun yeri.

9'da illa canım ciğerim bir kız arkadaşım olur. aslında 9 uzun süreli olarak seren'in yeri. seren'i aslında 7'ye koyardım eğer 7 benim için daha az özel olsaydı çünkü 7'ye seren de bayılır, onun uğurudur. ama ben oraya kaan'dan başkasını koyamayacağım için, simetriği konumunda bulunan şeker 9'u uygun buldum seren'e.


böyle işte, her rakam bir anlam ifade ediyor bende. hızlı arama da hayatımın merkezi diyebilirim. ha bunları neden yazdım, ne bileyim saçma bir insanım.

1 Aralık 2010 Çarşamba

ilişki ne zaman biter?

Kimi ilişkiler ufak sorunların büyümesiyle, çılgın bir kavganın ardından biter.
kimisi tahammülsüzlükten biter.
Kimisi zamanla biter, kanata kanata, acıta acıta biter.
kimisi "bitti" dediğinde biter.
Bazen bir ilişki karşılıklı anlaşarak biter, saygı çerçevesinde biter.
bazen bir taraf basıp gittiğinde biter. nefretle biter.
Bazı ilişkiler başlamadan biter.
bazıları biteceği olduğu için biter.
İlişkilerin bir türü uzaklaşarak biter.
bir türü yaklaşmaya çalıştıkça biter.
Bir ilişki kaçan kovalayan dengesi bozulunca biter.
bir ilişki kovalayan yorulunca biter.
bazı ilişkiler sessiz sedasız biter. soru işaretleri bırakır.
Bazı ilişkiler gürültü patırtıyla biter, geri dönüş olmaz.

bazen bitti sandığımız ilişkiler bitmez. belki mutlaka bir gün bitecektir ama, bitmez işte.
o zaman ona sıkı sıkı tutunmamız gerekir. biterse son kez biteceğini bildiğimizden.

29 Kasım 2010 Pazartesi

haydarpaşa



sadece bir tarih olmasıyla değil, mimarinin en güzel örneklerinden olmasıyla değil, istanbul'un simgelerinden olmasıyla da değil. türk filmlerinde istanbul'a oradan adım atılmasıyla ya da klişeleşmiş sahnelerin başrolünü oynamasıyla değil. onu Haydarpaşa yapan, gerçek İstanbul severlerin gönlünde taht kurması bu özelliklerinden hiçbiriyle sınırlandırılmamalı. Haydarpaşa ya orası, illa şu ya da bu sebeple mi kalmalı ayakta, hayır. yalnızca varoluşyla bile İstanbul'un canına can katıyor bu tarihi güzellik. Kadıköy'ün karmaşası oraya baktığın an geride kalıyor çünkü orada bir şaheser var, tarihinde barındırdığı olaylar, görüp geçirdiği zamanlar değil, orada bir kale gibi dimdik durması, bize hala güzelliklerin kaldığına dair umut aşılıyor ve ufacık hüzün dalgasıyla koskocaman bir sevgi duygusu uyandırıyor. Evet Haydarpaşa bizim için çok önemli. Biz İstanbullular, Kadıköylüler için bir mabet orası. Evet onu yakmaya çalışanları kendi ellerimizle yakabilecek kadar bağlıyız biz tarihimize, eserimize, sembolümüze. Sembol çünkü kımıldamadan kendini geliştirebilen, ses çıkarmadan konuşan ve karanlıklarda ışıl ışıl parıldayan çok da fazla simgemiz yok şu İstanbul karmaşasında.

Hangi para, hangi dandik otel, ya da hangi ultralüks mükemmel palaslar değer bir tarihi ayaklar altına almaya? hiç. vicdan sahibi olan hiçbir yaratılış oraya elini sürmeye cesaret edemez. ne allah korkusu ne linç edilme korkusu olmalı onu bundan alıkoyan. insan olmanın gereklerinden sadece, saygı, sevgi barındırmıyorsan bile, insanlık barındıracaksın, doğanı reddetmeyeceksin. ha reddediyorsan da, sonuçlarına katlanacaksın. çünkü sen saçmasapan emellerin uğruna bizim mabedimizi yıkıp geçersen, insanlığı da yıkıp geçmiş olursun ve karşına milyonları alırsın. babanın evi olsa yıktırmayız, yıkarsan da yapacağını yıkarız. belki yıkamayız, ama nefretimiz peşini bırakmaz, bundan da emin olabilirsin.

Haydarpaşa, yüzyıllarca daha İstanbul'un, İstanbullu'nun simgesi olmaya devam edecek, sen onu yaksan da, yıksan da, sevsen de, sevmesen de. Bizim onunla beraber yanan yüreğimiz yeter, en azından insan olduğunun bilincinde olan milyonlarımız yeter.

Eğer ki şu alevler içindeki yaşlı Haydarpaşa'ya bakarken için acımıyorsa, varsın sen kendini tatmin et, sen bizim gözümüzde evcilleşmesi imkansız yabani hayvanın en önde gidenisin.



13 Kasım 2010 Cumartesi

dede

dede, sahip olamadığım demek.
daha doğrusu bir zamanlar sahiptim..

dedelerimden birini hiç tanıma fırsatım olmadı, babam benim şimdiki yaşımdayken, annemi görmeye izmir'e gitmişken ölmüştü babası.

diğeri, benim gerçek anlamda kahramanımdı. elimden tutar alsancak'ta gezdirirdi beni, iğne yapmaya giderken yanına alırdı beni, tüm hastalarına "nişanlım" diye tanıştırırdı. destine bayramoğlu diye bir şarkısı vardı, ıslığını bile çalardı. daha sokağın başındayken balkona çıkar onu izlerdim, adım adım gelişini. enerjisini. merdivenleri koşarak çıkıp beni kucaklamasını beklerdim. izmir'deki günlerimin en güzel saatleri olurdu onlar; dedemi beklemek.

annemi reddedip anneanneme anne derdim ben, dedeme de baba tabii ki.. yılın yarısını izmir'de onların yanında geçirirdim ben, 1,5 yaşımdan itibaren hem de. ta ilkokulum başlayıp sömestr ve yaz tatilleri dışında izmir'e gidemeyene kadar. dedemin kucağındayken dünyanın en mutlu çocuğuydum. hatırlıyorum. 2 yaşında beni özenç hala'nın eczanesine götürüp küpe arkasıyla kulağımı deldiği günü, hatırlıyorum. kumanda yüzünden ilk ve son kavgamızı ettiğimiz günü hatırlıyorum.

onu gördüğüm son günü hatırlıyorum. bodrum dönüşü sürpriz yapmıştık dedemle ananeme. kapıyı açıp bizi karşısında gördüğünde portmantonun oraya yığılmıştı, o kadar mutlu olmuştu. babam, annem ve ben atlamıştık üstüne, o kadar sevinmişti ki.. annem hala anlatır, sokağın sonuna gidene kadar el sallamıştı bizi, son kez görüştüğümüzü hissedercesine..
anneme söylemiyorum ama, ben de hatırlıyorum, hiç unutmadım ki. yüzünde kocaman bir gülümseme, elleri kopacak olsa umurunda değilmiş gibi el sallamıştı arkamızdan, ben de ona tabii. çünkü ben hep çok üzülürdüm izmir'den ayrılırken. anneannemden, dedemden ayrılırken. o sokaktan çıkıp otoyola doğru arabamız giderken..

o sene bir başkaydı, çok ağır o senenin yükü. çünkü ben biliyorum, dedem hissetmişti bizi bir daha göremeyeceğini. hoş, gördüğüne inanmak lazım yine de ama, göremiyor işte.

izmir'e her gittiğimde, anneannemin evine girer girmez ilk iş onun odasına koşarım önce. hala onun gibi kokan odasına çöküp onunla konuşurum. sanki o kanepede oturuyormuş gibi gülümserim, kendimi anlatırım, onu ne kadar özlediğimi söylerim. hayaline sarılırım. hala odasında duran resmime bakarım, ne kadar yaşlandığımı görürüm. ama umursamam o anda, dedemin yanındayımdır çünkü..

sonra dayım beni alır ve kabristan'a götürür. orada o adı görene kadar gözardı ettiğim gerçek bir anda yüzüme tokat gibi çarpar. dedem yoktur artık. o toprak parçasının altında, belki bir kaç kemikten ibarettir artık. "iğneci aziz" yazısına yadırgayan gözlerle bakarım. anında dolan gözlerimdeki yaşlar düşmesin diye sıkarım kendimi. mezar taşına dokunurum, içimden konuşurum onunla. son ziyaretimden beri neler olmuş onları anlatırım, gurur duyacağı şeylerimden bahsederim, yaptığım yanlışlar için sessizce özür dilerim.. mezarlıktan çıkarken kapkara olur içim, sımsıkı iplerle bağlanmış gibi olur. nefes alamam bir süre, sonra biraz ağlar, açılırım..


yarın gece bu saatlerde izmir'de olacağım. onun yatağında muhtemelen. odasının kokusunu içime çekip bütün gece ağlayacağım, onu ne kadar özlediğimi anlatmaktan bıkmadan.. ve ertesi gün soğuk mezar taşına dokunmaya gideceğim, yaşasaydı her şeyin ne kadar güzel olacağını anlatmaya. içimi döküp hayaline sarılmaya.. "dede" demeye tekrar.. artık kelimenin anlamını bile yadırgar oldum, özledim dede demeyi, dede seslenmeyi.

'anne', 'baba' kelimelerinden önce söylediğim "dede" benim için hayal, rüya, geçmiş, saflık, özlem demek artık. varlığıyla güç veren bütün dedelerin ellerini öpüyorum bu gece, dedemi çok özledim, çok çok özledim ve o bunu görebiliyor mu onu bile bilmiyorum..


9 Kasım 2010 Salı

yumurta-kapı

Merhaba!! ben kapıya dayanan yumurta! naber?

kendimi özetleyeyim,
bir kere ben büyük pisliğim! (yazar küfretmek istememiş, yoksa daha ağır şeylerim biliyorum.)
en büyük zevkim insanların popolarında büyüüük bir sıkıntıya sebep olmaktır.
nasıl eğlenirim, anlatamam.

beni, muhtemelen sınavlardan bir gün önce falan görürsünüz en çok. pardon, hissedersiniz.
mide bulantısı yaratırım, sürekli kusma isteği falan.
bir de inanılmaz uyku yaparım, uyku ilaçları yanımda halt etmiştir.

insanın şevkini kırarım, güvenini kırarım, moralini bozarım. nihahaha harikayım yaaa.
pişmanlığa sebep olurum ki bunda çok başarılıyımdır. dağıtırım ulan her yeri!!

mesela, nolurdu 1 hafta önce çalışsanız azıcık, bana prim vermezdiniz. amaaa, sizde o kabiliyet yok, kabul edelim siz de bana bayılıyorsunuz. çünkü harikayım!

neyse, şimdi yazarı ziyaret ettim de, hazır o benimle boğuşurken ben de keyifli keyifli bloguna saldırayım dedim. iyi etmişim di mi? etmişim etmişim. bizim yazarın yarın ekonomi sınavı varmış, hahahah yazık ona. hepinize yazık! benden kurtulamazsınız zavallılar!!

ben, kapıdaki yumurta, her kasım her ocak, her nisan ve her haziran sizi itinayla ziyaret etmekten asla ve asla yorulmayacağıma namusun ve şerefim üzerine and içerim. içtim. vallahi içtim, oooohh kafam da güzel, nasıl kapıya dayanırım şimdi belli değil! hadi hepinize geçmiş olsun canlar, öptüm bye.

29 Ekim 2010 Cuma

değişim

bıraktığım gibi kalsın istiyorum bazen herşey.
her zaman değil, bazen sadece.

odamı topladığımda mesela, dağılmasın istiyorum bir süre. sadece bir süre.
ya da basıp gittiğimde yıllar sonra bile geri dönsem yerli yerinde bulmak istiyorum tüm eşyalarımı.
aynı şey değil.

her vurduğumda kırılmasın istiyorum .
çektiğimde kopmasın tüm bağlar.

bitmesin diye her an dua ettiğim şeyler, bitmesin bir kere de.
ya da bitmesi için gözlerimi kapatıp beklediğimde, bitiversin bir seferde.

özlediğimde yanımda bitiversin özlediğim, sıkıldığımda yok olsun.
ama öyle gel dedim gelecek, git dedim gidecek şeklinde değil, kendi iradesiyle.

bir kere değişime uğrasın sapmaya çalıştığım çizgim. kendiliğinden atsın beni yolun dışına.
değişimden kaçtığım kadar içinde olayım hatta, girdap gibi.

ben konudan konuya atlayayım, ama ana fikir değişmesin hikayemde. kalsın durduğu yerde, öyle kalsın.

ben mantığını çözdüğüm an değişsin mesela işler, anlamlandıramayayım. basit olmasın hep bu kadar, zorlasın beni, yorsun.

gidenler geri dönmesin, kalanlar gitmesin. ben kovduğumda gitmesin. ben çağırdığımda da gelmesin. 'kovmayayım' ya da 'çağırmayayım' değil. ben yapayım, onlar uymasın bana.

kırdığım parçaları yapıştırdığımda izi kalmasın bir kere de.
ya da kırılan parçalarımı eksiksiz birleştirme şansım olsun.

*dünyaya bir kez daha gelirsem, ikizler olmayayım. bu dengesiz ruh halleri beni öldürüyor.

28 Ekim 2010 Perşembe

can ciğer, ilkokul arkadaşları

öyle facebook'tan bulduğumuz cinsten değil. henüz 7 yaşında badi badi tiplerken; arkadaş olmak ne demek onu bile bilmezken edindiğimiz arkadaşlar. ilkokul arkadaşları, ilk arkadaşlar. ilk sırlar, ilk hoşlandığın çocuk hakkında konuşmalar. ilk. adı üstünde işte, ilk.

benim için gerçekten bulunmaz hint kumaşı onlar. çünkü beni 15-20 yaşımda tanıyan insanlardan daha çok halimi, en basitinden daha çok yaşımı, daha çok yaşantımı görenler onlar. ölümle tanıştığımda yanımda olanlar. ilk acılarımızı beraber yaşadıklarımız. ve gün be gün büyümelerine şahit olduklarım, büyümeme şahit olanlar. beraber bakarız fotoğraflara. 7 yaş, 10 yaş, 12 yaş, 16, 20.. hep beraber büyümüşüz, elele atmışız adımlarımızı. hep arkasında durmuşuz birbirimizin. her yıllıkta yazımız, her albümde fotoğrafımız olmuş. anılar dolmuş, 20 yıllık hayatımızın 14ünü beraber geçirmişiz. birikmişiz, biriktirmişiz. bir bakmışız bizim en değerlilerimiz, en kıymetlilerimiz onlarmış.

şanslıyım. berhan var, naz var. mehmet, uğur var. alp var, öykü var, hasan var, burcuhan var. zeynep var cenk var doruk var. ilk ilkler onlar, hep kalacaklar onlar. mutluyum, ben de onlar için varım, kalacağım.

14 Ekim 2010 Perşembe

melis


balözü demek, kelime anlamıyla.
canının parçası demek, benim sözlüğümde.

neden bugün, neden şimdi, sebebi basit aslında. bir kaç dakika önce skype mucizesi sayesinde yüzünü gördüm hanımefendinin. 1 ayı geçti çünkü görüşemiyoruz, malum erasmus maskesini takarak üstüne, dünyayı dolaşıyor kendisi. özlüyorum, doğal. zaten ben onu dormda kalırken de özlerdim. ben evde, o dormda, özlerdim yani. arada gelir 4-5 gün bizde kalırdı, öyle bir alışırdım ki, evden gittiği anda sanki koskoca evde yapayalnızmışım gibi hissederdim. kuşadası'na benden önce giderse ya da oradan benden önce dönerse, yine sudan çıkmış balık moduna girerdim. boğaziçi onunla anlam kazandı, onun yanına gitmek oldu boğaziçi'nde okumak. aynı kampüste olmak bile ayrı bir mutluluktu çünkü. dünyanın en zevksiz insanı da olsa, en azından arada mükemmel seçimler yapıyor, evet burada kendimi övüyorum başka kimseyi değil. çünkü öyle bir buldu ki beni, agresifliğimi yatıştırmasından, derdimi unutturmasına, kahkahalarımı paylaşmasından, içimi okumasına kadar, her mucizevi özelliğiyle daha da büyük parçam oldu benim. teşekkür notumda yazdığım gibi, 'ben' oldu o.

şimdi yüzünü görünce ekranı parçalayıp yanına gidesim geldi. ve zaten italya'ya ona gitmek isteyen ruhum, şimdi yerinde duramıyor, bedenime sığamıyor. nasıl bir yolunu bulurum da italya'ya giderim, onun planlarındayım şuan.

ve biliyorum, bu gece yine 1buçuk kişilik yatağında onun yanında uyuyacağım, hatta gecenin bir yarısı uyandıracak beni çünkü yine bilinçsizce ayağımı üstüne atmış olacağım.

ps: yılbaşında sensiz olmam kızım, bütün yılı sensiz geçirme gibi bir planım yok bilesin.



11 Ekim 2010 Pazartesi

ikinci lunapark faciası


yıllardan 2007'de gittiğimizde, onun kabusu gondoldu. iç organları dışına çıkıyor gibi hissettiriyordu.
gözlerini kapatıyordu, daha kötü olur diye açmasını söylüyordum.
yıllardan 2010 olduğunda kabusu street fighter oldu. gayet efsane bir oyuncak olmakla beraber, midesi yine ona sorun çıkarttı. biz ikinci tura dönerken o bizi aşağıdan izlemeyi seçti.

ama hani lunapark direk 'o' ya, aşağıda olması farketmezdi, deli deli dönerken bile işaret parmağım otomatik olarak ona gidiyordu.

ayrıca gerçekten mükemmel, binilesi bir oyuncak bu street fighter. ben çok eğlendim. 5 tur olsa dönerdim.




10 Ekim 2010 Pazar

üstad

beni koyup gitme ne olursun..

an gelir ömrünün hırsızıdır her ölen pişman ölür..

ikimiz sanmıştık ki tek kişilik yalnızlığa bile rahatça sığarız..

belki haziranda mavi benekli çocuksun..

kimi sevsem sensin, senden ibaret..

yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin..

sıram geldi mi hatta güleceğim..

hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı..

özgürlük dediğim yerde demirledim..

bir kere doğmuşum ölmek yasak..

yabancı bir şarkı gibi yarım, yağmurlu bir ağaç gibi ıslak..

böyle bir sevmek görülmemiştir..

elimden tut, yoksa düşeceğim..

yalnız bir mısra mıyım ıslanıyorum, bir revolver romanımı tamamlıyor..



hepsi ve daha nicesi.. ezbere bildiğim her kelimesi, hecesi. aldığı her nefesle ilham veren, okuduğum her satırında içime işleyen müthiş kalem, duygu seli, büyük üstad.. o öleli 5 yıl oldu bugün.. aydınlatamıyor karanlıkları artık kelimeleriyle. yağmurdan kaçıyor, yasak sevişiyor, ne kadınlar seviyor, ama artık soluk alıp vermiyor aramızda. Attila İlhan, ama şiirleriyle sonsuza kadar yaşayacağı için ölümüyle bile bitirmiyor ders vermeyi, ilham vermeyi, sevmeyi öğretmeyi. yukardaki tüm mısralar her biri ayrı bir şaheserinden olsa da, benim için en özel şiiri her zaman Üçüncü Şahsın Şiiri olmuştur. kim bilir, belki ilk ezberlediğim şiiri olduğu için, belki henüz ortaokuldayken çocukluk aşkım bana yazdığı için, ya da cengiz hocamın favorilerinden olduğu için. bilmem.. ama işte o,


gözlerin gözlerime değince,
felaketim olurdu, ağlardım.
beni sevmiyordun,bilirdim.
bir sevdiğin vardı, duyardım.
çöp gibi bir oğlan, ipince
hayırsızın biriydi fikrimce.
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım.
felaketim olurdu, ağlardım.
ne vakit maçka'dan geçsem,
limanda hep gemiler olurdu.
ağaçlar kuş gibi gülerdi.
sessizce bir cigara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin, bakardın
üşürdüm, içim ürperirdi
felaketim olurdu, ağlardım.
akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın..
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi.
hele seni kollarına aldı mı..
felaketim olurdu, ağlardım.

..

bomboş bir yer

son günlerde en çok kalbimi kıran görüntü.. ben çekmedim tabii ki, kuşadası'nı en son terkedenlerden biri çekmiş. içim acıdı. çünkü neredeyse 10 yıldır her yaz tıklım tıklım gördüğüm bir yer burası, gecenin bir yarısı tutan alman krizimi dindirdiğim yer, saatlerce batak oynadığım, yaş ortalamasını düşürdüğüm yer. ada hayatında en çok sevdiğim yerlerden biri, en sevdiğim insanları hatırlatan bir yer. ve maalesef izmir ya da çevresinde yaşamadığım için asla eylül sonları, ekim başları göremedim ben kuşadası'nda. bunun hüznü fazla diyordum, düşündüm de, bu güzelim yerleri böyle terkedilmiş görmek daha çok yakardı canımı, fotoğrafı bile dağıttı beni..

30 Eylül 2010 Perşembe

the real realist. murphy!

bu adama ne kadar taptığımı söylemiş miydim? biraz nefret ediyor da olabilirim, ne de olsa ikisi iç içe geçmiş duygular.

vikiciğim sağolsun, biraz kanun sıralıyoruz şimdi:

Genel Kurallar

  1. Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.
  2. Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.
  3. Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.
  4. Bir şeyin olma olasılığı, istenme olasılığı ile ters orantılıdır.
  5. Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.
  6. Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.
  7. Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.
  8. Ne kadar beklersen bekle istenmediği zaman gelecektir..


Örnekler

  • Yere düşen her şey ulaşılması en zor köşeye yuvarlanır.
  • Ne zaman arabamı yıkasam yağmur yağar, yağmur yağacağı için arabamı yıkamadığımda yağmur yağmaz.
  • Reçelli ekmek ne zaman yere düşse reçelli kısmı hep yere gelir.
  • Özür dilemek, izin almaktan daha kolaydır.
  • Uyuyan bir bebek, anne babası uykuya dalınca uyanır.
  • Bir şey tamir ederken elin tamamen yağlandığında burnun kaşınır.
  • İnsanların seni seyretme olasılığı düştüğün komik durum ile doğru orantılıdır.
  • Yanlış numara çevirdiğinde çevrilen numara kesinlikle meşgul değildir.
  • Patronuna lastiğin patladığı için geç kaldığını söylediğinde ertesi gün lastiğin gerçekten patlar.
  • Gırgır geçmeye başladığın anda patron kapıda görünür.
  • Sıkışık trafikte şerit değiştirdiğinde, terk ettiğin şerit daha hızlı akmaya başlar.
  • Duşa girip ıslandığında telefon çalar.
  • Birileri ile karşılaşma ihtimalin, görünmek istemediğin zaman en üst düzeydedir.
  • Bir makinenin çalışmadığını ispat etmen gerektiğinde kesin çalışır.
  • Kaşıntının şiddeti ulaşma zorluğun ile doğru orantılıdır.
  • Sinemada sıranın ortasında oturanlar salona en son girerler.
  • Ayağınıza tam oturan bir ayakkabı kesinlikle mağazadaki ayakkabıların en çirkinidir.
  • Herhangi bir şeyi beğendiğinizde derhal üretimden kaldırılır.
  • Bir şeye ulaşmak istediğinizde ve ulaşamayıp umudunuzu kestiğiniz anda, bir yerden bir şekilde size gelir.
  • İşler yolunda gittiği zaman mutlaka bir terslik vardır.
  • Aradığınız şeyi baktığınız en son yerde bulursunuz. (Aranılan bir şey birkaç yere bakılarak bulunur ve bulma eylemi zaten en son bakılan yerde gerçekleşir.)
  • Herhangi bir bilgide sayılar çok doğru gözüküyorsa boşuna kontrol etmeyin, yanlıştırlar.
  • Bir teklifin gerçek olması güvenilir olmasını gerektirmediği gibi, güvenilir bir teklifin de gerçek olması gerekmez.
  • Telefon çalmasını beklediğin süreler boyunca çalmayacak, ancak başından ayrılıp başka bir işle meşgul olduğun anda çalıp seni bölecektir.
  • Siz sınavlara istediğiniz kadar çalışın, sonunda her zaman çalışmadığınız bir yerden çıkacaktır!
  • Ne zaman sınavlara çalışacak olsanız uykunuz gelir, sınavdan sonra uykunuz açılır.
  • Dakikalarca beklediğin otobüs sen tam sigara yaktığında gelecektir.
  • Sigara dumanı her zaman sigara içmeyen kişiye doğru gelir.
  • Barda sana yanaşan kız barın en çirkin kızıdır.
  • Ne zaman kürdanı elinden atsan, dişinin arasında bir şeylerin kaldığını farkedersin.
  • Senin beklediğin ATM sırası herzaman yavaş ilerler.
  • Ne zaman merdivenleri çıkmaya başladığında aklına çisinin geldiğini farkedersin.



-altına yorum eklemek isterdim de, moralim bozuldu, yapamıyorum.

27 Eylül 2010 Pazartesi

beyin kanaması

beyin kanaması tarihe karışacakmış.
türk dahi çözüm bulmuş, bir hap diyor zırvalıyor birşeyler.

benim dedem beyin kanamasından ölürken neredeydi bu dahi acaba? canı cehenneme.
özledim seni dede.

26 Eylül 2010 Pazar

kendimi dinleyemiyorum

kendimi dinleyemiyorum derken, kendimle başbaşa kalamıyorum da diyebilirim. bunu bu yaz, kuşadası'nda keşfettim. (tabii ki.) tabii ki, çünkü kuşadası'nda bulduğum huzurla hep kendimle ilgili yeni şeyler keşfederim. profesyonel olarak basketbola devam edemeyeceğime ilk orada karar vermiştim. hayallerimin okulunun boğaziçi olduğuna da. kadıköy anadolu tercihimi orada yapmıştım, önemli insanları hayatımdan orada çıkartmıştım. herneyse..

adaya ilk gittiğim zamanlardı, hiç ama hiç yalnız kalmıyordum neredeyse. ailem, uzun zamandır görmediğim arkadaşlarım, geveze ve hoşsohbet komşularım, kuzenlerim ve diğer herşey sürekli oyalıyordu kafamı. diziler izliyordum, durmadan kitap okuyordum. ama gece yatağa yattım mı, uyku tutmuyordu hiç bir şekilde. 'uyuduğumu' hatırlamıyorum zaten, hep yorgunluktan bayılıyor ya da en sonunda uykusuzluğa dayanamayan bedenim sızıp kalıyordu. uyuyamamamın kendimce sebepleri vardı; dayım,anneannem ve bazen kuzenimden gelen senfonik horultular, evde 98579 kişi olduğumuz için ışığın ve sesin bitmemesi, dayımın televizyonu kapatmadan uyuma huyu.. fakat bir gün, evde sessizce uyuyan yengem ve küçük kuzenimden başka kimse yokken, odada yalnız uyumaya çalışırken, bir tek ışık bile beni engellemezken de aynı sorunu yaşayınca anladım. sorun dışarıdaki seslerde değildi, sorun kafamın içindeki seslerdi.. bir türlü susturamadığım gevezelerdi kafamdaki, engelleyemiyordum onları. gündüz sesleri kısık kalıyordu, ama gece acısını çıkartıyorlardı. ben de kendimce bir yöntem geliştirdim. i-touch'ıma bir playlist yaptım, 60-70 şarkılık. hepsi ağır ve uyku modu şarkılar, koydum kulağıma, kendimi dinleme zorunluluğum olmadan huzurlu bir uyku çektim. tabii bu alışkanlık haline geldi, kendimi dinlemek yerine güzelim sesleri dinliyorum artık, onlar benim gibi karga da değiller.

böylece kafamdaki sesleri ignore ettiğimi düşünüyorum. (kendimden tiksindim, ignore değil tabi hımm emm şey, devre dışı bıraktım, duymazdan gelebildim, yok saydım falan filan) fakat yine kendimden kaçamıyordum. yine bir gece kimseyi görmek istemiyordum ve tek başıma yürüyüşe çıktım. hayat kurtaran i-touch'ımı da aldım ki cebime, zihnim yine beni çileden çıkartmaya çalışırsa ona kafa tutabileyim diye. müzikle gittikçe hızlanan adımlarım bana birşey söylemek ister gibiydi, sanki yürüyüş yapmıyordum kulağımda tempolu bir müzikle, kendimden kaçmaya çalışıyordum. ama ne kadar hızlı yürürsem yürüyeyim, olmuyordu işte, ben hala bendeydim, kaçamıyordum.

anladım tamam bunun çözümü yok, ama hastalığın farkında olmak tedavinin ilk adımıdır derler, belki de kendimden kaçma çabalarımın farkına varmam bende bir gelişmeye sebep olur. hoş, neden kendimden kaçtığımı anlayamıyorum, nedenini gerçekten bilmiyorum çünkü aslında hiç bir sorun yok, hatta mükemmele yakın giden bir hayatım var. ama ben geçmişiyle bir türlü barışamayanlardanım, yaptığım en ufak hataları bile unutamayıp, büyütüp büyütüp kendime cezalar verme eğilimindeyim. bunu engellemek gayet zor olmakla beraber, imkansız olmasa gerek. çünkü eğer imkansızsa, sorunsuzluktan sorun yaratıp kafayı yiyebilitem var. (laf.)

öyle, bir nedeni bir sonucu olmayan yazıydı bu, içimden geldi sadece.

21 Eylül 2010 Salı

yok adı

güzel izmir'in güzel kordon'unda bir akşamüstü. burçak ve erdem'le sunset'ten çıkmışız, kara kış. izmir donuyor yine. içimdeki izmirli'yi eritmeye kararlı pis istanbul havasına alışmış bedenim, tir tir titriyor izmir'in ayazında. paltom, kat kat giydiğim kazaklar, sarındığım atkılar, başımdaki yün bere, ellerimdeki yün eldivenler, kat kat çoraplarım ve botlarım, kesinlikle işlevsiz, donuyorum adeta. sarılıp vedalaşacakken, sarılıyoruz üçümüz ve dişlerimiz birbirine çarpa çarpa sadece durabiliyoruz, hareket kabiliyetimizi bile engelleyen bir hava işte. nefesimin havada asılı kaldığına yemin edebilirim, uzansam dokunabilirdim soğuğa, hani bir soyutluk bu kadar somutluk kazanamazdı.
ama o anı, o günü, o yeri düşündükçe soğuk değil hissettiğim şimdi, bütün bedenimi sarıp sarmalayan bir sıcaklık, içim ısınıyor adeta. ironik değil mi, hayatımda belki de hiç o kadar üşümedim ama anısı hala sımsıcak, hissettiğim en güzel sıcaklık hatta. ne bir duyguda ne bir dokunuşta hissedemediğim bir şefkat var o anda. sanırım yer, zaman ve biraz da 'ben'im bunu böyle yapan. zihnimde öyle bir korumuşum ki o anı, farkında bile olmadan, düşüncesi gelir gelmez aklıma, huzurun tanımını yapıyorum kendimce.
şimdi izmir'de, ama eylül hüznünü değil, kara kış soğuğunu yaşamak istiyorum. iliklerime kadar üşüyeyim, dişlerim kırılacakmış gibi çarpsın birbirine, ellerim titresin bir şarkı seçemeyeyim orada kendime. -nedense 'bal' geldi aklıma ilk, şuan onu dinlediğim için belki de. 'bal' da içimi ısıtan şarkılardandır, her ne kadar buz kesilmeme sebep olan anıları da canlandırsa zaman zaman, 'bal' ın yeri ayrıdır.- evet o soğukla kendime geleyim, bir silkeleneyim, bir yandan da sımsıcak olsun içim. çünkü ne hava ısıtıyor insanın içini ne başka bir şey. anıların gücü yadsınamaz, takıntıların da. her ne olursa olsun, ben burçak ve erdem'le geçirdiğim o günü anarken hep böyle gülümseyeceğim ve hep böyle sımsıcak olacak içim, hissediyorum.

18 Eylül 2010 Cumartesi

quote

" Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. 'Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir' diye endişe etme. Nereden biliyorsun, hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?.. "

Elif Şafak'ın Aşk'ından..

13 Eylül 2010 Pazartesi

özür dileriz atam

biz sana layık olamadık.
o çok güvendiğin türk gençliğinden sana sadece yüz karaları çıkarttık.
soysuzlara, ahlaksızlar
a, senin dişinle tırnağınla kazarak yoktan var ettiğin vatanımızı ellerimizle teslim ettik.
bize tokat patlatana diğer yanağımızı uzattık biz. biz, türk gençliği.
seni suçlayanlara saplayamadık bıçağı, sana saygısızlık edenlerin dillerini kesemedik.
senin kadar cesur olamadık biz, adam bile olamadık.
sen giderken için rahattı, bekçisiydik bıraktığın eserin, emeğin. meğer ne yanılmışsın, her gece uyuduk biz.
gözlerimizi sımsıkı kapadık, bizden ne istedilerse itiraz etmeden boyun eğdik.
senin savaştığın gibi savaşmadık biz, hep senden bir tane daha gelir diye bekledik.
ama gelmedi, gelmezdi. milyonda bir bulunan bir mücevheri çöp diye öğütücüye attık biz, yine kendi ellerimizle.
sen ne dünyalar kurdun bize, biz üç kuruşa sattık.
bizi satanları da göklere çıkardık.
göz göre göre yok ettiler bizi, parçaladılar, sesimizi çıkartmadık.
kendi sonumuzu kendi elimizle yazdık biz, altına imzalarımızı attık, mühürümüzü bastık.
utandırdık seni attığımız her adımla, aldığımız her nefesle devam ediyoruz rezilliğimize.
bir halt etmedik biz bu ülke adına, etmeyenlere sesimizi çıkartmadık.
senin düşmanlarını getirdik başımıza, senin emeklerine zerre saygısı olmayanları paşalar gibi yaşattık.
elimize geçen her fırsatta daha da batırdık kendimizi, onları batırabilecekken.
adına yakışamadık biz, adını ağzımıza almaya yüzümüz yok.
hiç bir gururu, hiç bir onuru haketmiyoruz biz.
beter olalım, hepimiz bin beter olalım da, sen orada rahat uyu tekrar.
ve sonsuzluk boyunca bırakma peşimizi, intikamını al her birimizden.
vur, öldür bizi de, bu utançla yaşatma.
özür bile dileyemiyoruz, karşımızda bir tanrı varken biz sülükler, asalaklar, parazitleriz.

yine de özür dilemek istiyorum ben, sen affetme bizi atam.

evet dedik biz, ATATÜRK'Ü YOK SAYMAK İSTİYOR MUSUNUZ? EVET.
SİZİ KANDIRIYORUZ, HORTUMLUYORUZ, SATIYORUZ, YİNE DE BİZ KALALIM MI? EVET.
HAHAHA, SİZ MAL MISINIZ? EVET.
evet dedik biz, evet.

sen bizi asla affetme atam, ben kendimi, ben kendi gençliğimi asla affedemem çünkü.

10 Eylül 2010 Cuma

derin


gidiyor şuan, uçakta.
italya'ya gidiyor. hem de az buz değil, 6 ay yok.
uzun zamandır belliydi de gidişi, şimdi gerçek olunca dayanılmaz bir hal aldı.
bir köprü uzağınızda olmasına katlanamadığınız insan kalkıyor dünyanın bir ucuna gidiyor, iş değil.

özleneceksin hatunum, çabuk git, çabuk gel, bir de dediğimi unutma, iki tane yakışıklı ötesi italyan kap gel bize, güzel güzel çocuklarımız olsun. hadi bakalım melisçik, sana oralarda bol şans..

p.s: yerimi ayır, tatilde oradayım banane, dayanamam 6 ay.


7 Eylül 2010 Salı

basketbol

siz futbol mu diyorsunuz hala? o 40 dakikaya sığan muhteşem hareketleri hiç görmediniz mi? kalbiniz çarpmadı mı son 1 dakikada 10 sayı farkı kapatırken takımınız, ya da tüm maçı önde götürüp son saniye üçlüğüyle yenilirken? mümkün değil mi bunlar sizin futbolunuzda? neden şaşırmadım acaba?

çünkü basketbolun tutukusu, aşkı, telaşı bambaşkadır.bir maçı izlemek değildir yalnızca, gerilmek ve heyecanlanmak da değildir tek başına. o top potayı yalayıp yere sekmeden önce çığlık atan her insanın damarlarındaki adrenalindir basketbol. asistlerin güzelliğini yakalamaktır, fake lere cevap alabilmektir. muhteşem bir üçlükle skoru hoplatmaktır. her maçı izlerken canınızın çekmesidir, ben oynamak istiyorum diye bağırmaktır.

yıllar oldu ben basketbolu bırakalı. okul takımlarını saymıyorum, kulüp takımında geçen senelrden sonra okul takımlarının haftada bir antrenmanları, ayda yılda bir maçları hiç kesmedi beni çünkü. çok özledim basketbolcu olmayı, elime topu alıp saatlerce bırakmamayı. hırstan ağrımı unutmayı, skoru değiştiren sayımla gözlerimin dolmasını, tribündeki sesleri, bench'ten gelen arkadaş alkışlarını. artık yerimde oturup televizyon kumandasıyla yönettiğim maçları istemiyorum, tekrar dönmek istiyorum parkelere, sıçramak istiyorum, şutör olmak istiyorum tekrar. tekrar, tekrar. bu şampiyona mahvetti beni, izlerken maçları ağlıyorum artık, ben de oynamalıyım, ben de diye. çılgınlar gibi özledim çünkü o topların kokusunu, salona girdiğimde ciğerlerimi dolduran havayı, soyunma odası geyiklerini, kondüsyon antremanlarından sonra kendimi çimlere atmayı. ne yalan söyleyeyim, line-drill eziyetlerini, ceza koşularını hatta ceza antrenmanlarını bile özledim. olduğu gibi özledim işte, iyisini kötüsünü herşeyini.

38

ben 17 yaşımı doldurmuştum daha.
o gondola binmek istemiyordu.
ben kuşadası'na gitmek üzereydim.
o bağdat caddesi'nde pankart boyuyordu.
ben liseliydim, en güzel liseden.
o mezundu benim yuvam olan liseden.
ben arkadaşımı üzmüştüm.
o dünyayı unutup gelmişti.
ben bırakıp gitmiştim.
o yine beni sevmişti.
38 ay geçmiş, yaşlanmışız.
ne farketmiş, aynı yerdeymişiz hala.
38 ay geçmiş, hiç bir şey değişmemiş.
iki çizgi artmış yüzümüzde, o kadar.
38 ay geçmiş, biz yine bizmişiz.

6 Eylül 2010 Pazartesi

özlemek.


uzak kalınca 1 ay kadar, istanbul özlemi kendini hissettirmeye başladı.
fakat en çok, iki yer.
bir, tabii ki balözü. uzun zamandır hayatımda olan bir sevgili, en güzel ve en acılı anlarıma şahit olan, acımı da mutluluğumu da paylaşan sokağım.
iki, hayatıma yeni giriş yapan kennedy lodge. orası da bende özel bir yer olarak duracak uzunca bir süre, belli.

tuhaftır, bunca yıldır balözü'nde yüzlerce saat geçirmiş olmama rağmen, orada çekilmiş bir tek kare fotoğrafım yok.. internette de bulamadım..

ama kennedy lodge..

1 Eylül 2010 Çarşamba

eksik

şimdi o gitti ya, ben çok eksiğim.
onu bırakıp daha 1 saat önce beraber beklediğimiz yerde tek başıma bulunca kendimi, dank etti,
en sevdiğim yerler bile onsuz güzel değil artık.
o olduğu sürece mavi gökyüzü, belirgin yıldızlar. o gidince bütün ışık sönüyor.
günlerden sonra sarılıp otobüse binişini izlemek ya da arkasından bir şişe suyu yere boşaltmak değil acı olan, beraber gittiğiniz bir yerden yalnız dönmek.
nasıl bir kafa, anlatamıyorum.
bıraktım geldim, çok çok eksik hissediyorum.
yıllarca yanyana duran süs mumlarından birinin yakılması gibi, diğeri orda öyle öksüz kalıyor.

27 Ağustos 2010 Cuma

sıkıntı

27 ağustos.
hatırlar mısın, çok özel bir gündü bugün benim için. geçmiş zaman kipi kullanmamak gerek, hala özel.
ama artık bir mum eksik olmalı bir pastada, bir nefes eksik çünkü.
bilmem ben, döndürülebilir mi geri dönülemezler? şahit oldum döndürüldüğünde, ama gücümüz kaldı mı bizim?
herkese demek kolay değil ya o lafı, kardeşim dedin mi bir kere, geri alabilir misin kısa sürede?
istiyorum ki zamanı geri almayayım artık, yol alabileceğimiz zamanlara ilerleyelim. mehter takımı gibi iki ileri bir geri yaramıyor bize, her adımda daha da yoruluyoruz sadece.
peki ne değişti de iki nefes beraber üflemiyor kocaman pastaları?
sanırım biz değiştik.
keşke hiç değişmeseydik.
zamanın açtığı yaralardan bıktım ben.

doğum günün kutlu olsun kardeşim. iyi ki varsın ama, kaan sezyum'u anmamak değil, aslında var ama yok cümlesi çınlıyor kulaklarımda, ne yazık.

26 Ağustos 2010 Perşembe

birileri

birileri sizden başka herkese melek olabiliyor.
birileri nazının size geçeceğini bildiği için düşünmeden kalbinizi kırabiliyor.
siz onun için ne yapabilirim diye düşünürken o sizi asla düşünmeyebiliyor.
bazen size verildiğini sandığınız değer verilmeyebiliyor.
arkadaşlığın anlamı herkes için farklı olabiliyor.
ve insan bir yerde dolabiliyor.
ben doldum.
ya haberin yok, ya umrunda değil, ama farketmez. yoruldum ben.

ps: bugün hava çok sıcak.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

kuşadası


zamanın durduğu yerlerden kuşadası. zamanın elini değdirmeye çekindiği yerlerden diyelim..
yıllar sadece buradakilere dokunuyor da, insanlar dışında değişen hiç bir şey yok. havası suyu
denizi, ortamı, huzuru, gün batımları, gazinosu, turisti hep sabit. güleryüz hep sabit. (istisnalar yok değil ama, olur o kadar) arkadaşlar hep aynı. öküzü hep öküz, dostu hep dost. arada yeni insanlar katılsa da aramıza, sonradan oldukları için tutunamıyorlar, sanki iğreti duruyor varlıkları, onlar da farkedip sessizce girdikleri gibi hızla çıkıyorlar hayatımızdan. yokluklarını sıklıkla hissetmiyoruz.

kuşadası'na eğlenmeye gelmiyoruz biz. olabildiğince dinlenip, huzurla dolup, bütün yılın stresini atmaya, moral depolamaya, yeni seneye hazırlanmaya ve özlenen insanlarla buluşmaya geliyoruz. tamam ben ayrıca alman pastası yemeye, güneşin denize balıklama dalış yapmasını izlemeye ve kulaklıklarımı takıp koşar adım yürüyerek kendimden uzaklaşmaya da geliyorum, ama herkesin kendince sebepleri var böyle tek tük. güneşin denize batması demişken, kuşadası'ndaki gün batımının türkiye'de çok çok az eşi olduğunu biliyor muydunuz? denize düşüyormuş gibi batar güneş ve bunu çok az yerden izleyebilirsiniz, şanslıysanız. hele bir de gün batarken deniz kenarında bira yudumlayıp suya atabiliyorsanız kendinizi..


bir de buraya ait olmayıp, burayı daha güzel hale getirmek için yanıma gelenler var yıllardır. gül gelirdi her yaz, ender de gelmişti. burcu'yla buluşmuştuk bir keresinde.. buğra'yı görmüştük bir kez gülle. ve kaan.. o aslında ben nereye aitsem oraya ait olma özelliğine sahip, onu ayrı tutmak lazım..

kuşadası'nda zamanı durdurmak ve yenilenmek için yaşlanmayı beklemeyin. çünkü yıllar kuşadası'na torpil geçse de, bizlere geçmiyor, her yaz bir şeyler eksilmiş ya da bir çizgi artmış buluyoruz kendimizde. hayatı ertelemeye hiç gerek yok..

11 Ağustos 2010 Çarşamba

yolculuk

her zaman tatil güzel. hele çirkin yaz okulu sonrası yapılacak tatil iyice güzel.
aşamalandırmak lazım ama her zaman.
mesela yolculuk, en büyük aşamasıdır bir yere varışın. şaka mı, tabii ki yolculuk edilmeli dendiğiniduyar gibiyim ama hayır. ben alınan yoldan bahsetmiyorum sadece, zihinsel bir yolculuk da var o yol alış esnasında. bir şeylerden uzaklaşma vardır en basitinden. mutlaka bazı düşünceler geride kalır siz giderken, ve bazılarına doğru gidersiniz istemeden.
ben istanbul'dan ayrılırken bir çok düşünceyi orada bıraktım, bir çoğu da burada beni karşıladı, sevimli bir hoşgeldin değildi tabii, daha bir şeytani.

kuşadası her zaman huzur vermiştir bana. öyle çılgın eğlencelerin patladığı bir yer olmadı asla. hep sessiz sakin, hep kendi yolunu kendin çizdiğin bir belde burası. ben çoğu zaman karışık kafamı daha da karıştırdım buralarda, ama bu sene farklı. bu sene elimi ayağımı kendim bağlıyorum ki, düşüncelerim daha da boğmasınlar beni. yeterince boğulmadım mı zaten?

bir de yolculuk sırasında yaşadığım dramalardan bahsetmek isterim. arka arkaya girdiğim iki finalden çıkıp koş koş akmerkez'de mini bir alışveriş, arkasından 1 ay için evim olan yurt odamı toparlayıp babamla eve gitmem, hızlı bir duş, özgemle kısa bir hasret gidermece ve alelacele hazırlanan bir yeni bavul. bavul yapmaktan ne kadar da nefret ediyorum, biri benim yerime şu bavulları hazırlasın diye ağlıyorum her seferinde ki ilerde bunu gerçekten yapıcam, adam falan tutucam tek işlevi bavul hazırlamak olan. sonra yine koş koş otobüse yetişmem ve yolculuğumun başlaması. bir kaç saat önce ekonomiyle matematikle uğraşan zihnimin bir anda tatile adapte olması zordu, bende günlerdir uykusuzluktan bitap düşmüş bedenimi uykuya teslim etmeye karar verdim. feribota binişi hatırlıyorum, gerisi yok. gözümü molada açıyorum sonra, susurluk'ta. bir klasik olan tost-ayran için iniyorum, yeni uyandığım için ambaleyim tabii. bir masaya oturmamla dünyam kararıyor. karşımda benim indiğim otobüsün 8 tane kardeşi. ama aynılar, birebirler. bir iki tanesinin camında yazılar var, ama elenesi değil. çünkü birinde didim-kuşadası, birinde izmir-marmaris, birinde izmir bilmemne tarzı bir sürü şehir adı ve herhangi biri benimki olabilir. evet, kuşadasına gidiyorsan kuşadası yazandır diyeceksiniz ama normalde otobüsler izmir'e, ordan kuşadası'na gider, hele bir de uykudan yeni uyanmış mallak haldeyseniz o sırada sakin ve mantıklı düşünebilmek oldukça zor olur. neyse, o paniği atlattım çünkü sonradan kuşadası didim yazan arabadan indiğimi hatırladım. moladan izmire kadar yine derin bir uyku, sonra biz izmire geliyooooruz kavşağı ve arkasından kuşadası yolu.

dayım karşılıyor garda, alıp eve getiriyor beni. bir yıldır özlediğim yere. oradan sonrası tam tatil aslında. çünkü derslerden çok beni yoran başka şeyler vardı istanbulda, biri bizzat kendi kafam olmakla beraber, uzaklaşabildiğim her bir tanesinden uzaklaştım buraya gelerek. şimdi tatilin tadını çıkarmak düşüyor bize, hiç bir çılgın eğlencenin yerini tutamayacağı o huzur burada, bodrumda kopmuyorum diye bir saniye üzülmediğim için, yaşlandığımı düşünebilirsiniz ama, yaşlanmadım aslında, sadece hayatta neyin daha önemli olduğunu biraz erken farkettim. tavsiye ederim.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

quote.

''mattia her hareketinin böyle sessizce olması için özellikle özen gösteriyordu. biliyordu, dünyanın düzensizliği illa ki artacaktı, fondaki gürültü birbirine bağlantılı her işareti örtene kadar yükselecekti ama kendi her davranışına özen gösterirse ağır ağır gelen bu çürümede daha az suçu olabilirdi..''


-asal sayıların yalnızlığı'ndan

24 Temmuz 2010 Cumartesi

özet geçiyorum lan!

öncelikle, seçim sonuna kadar doğru ve haklı olanın kazandığı bir seçim olmuştur. ccc m. ccc dir yani.

ben de 10 yıldır hastasıyım bu hatunun, ama sizden baya bir öndeyim, üzgünüm.

evet okuduk bir çoğunu yazılanların.
güldük geçtik yine büyük çoğunluğuna.
baktık ki bizi bulmaya çalışıyorlar, ki saklanmıyorduk, yaptığımız adice ya da çirkin bir şey yoktu. bulmuşlar, tivitırda follower artışları, blogda görüntülenme artışları falan, ee ne oldu yani? buyrun okuyun yazdıklarımı, gizlim saklım yok pek.

incici, hatta d inci hatun gibi şeyleri de gördüm, yazar değilim hayır. okuyorum, uzun zamandır. geçenlerde formspringimde bana bir incici tarafından sorulduğunda cevap verdiğim gibi, evet eskiden destekçiydim, şimdi o kadar onaylamıyorum çünkü amaçtan sapıldığı gibi, seviyeyi de aşağıya çekmeye çalışan anti incicilere ortam hazırlandığınu görüyorum üzülerek. evet, keşke böyle olmasa inci, daha bir seviyeyi korumaya yönelik yapsalar isyanlarını, saldırılarını, ziyaretlerini. keşke sol framede daha çok şey okuyabilsem eskisi gibi. küfür değil beni rahatsız eden, düşücesizce oraya konan resimler, düşüncesizce sarfedilen kırıcı sözler. bana değil, en yakın arkadaşıma değil, onlarca, yüzlerce tanımadığım kıza. ha bize de yazdılar, herkes bizim kadar olgunlukla karşılamayabilir. ki, olay olgunluk da değil aslında. tanımadığın etmediğin kızın iki fotoğrafına dünya kadar küfür ve aşağılayıcı sözle saldırmak, ne bir erkeğe ne de bir insana yakışır bir davranış. umarım bu hatalarını kısa sürede düzeltir, eğlenerek ve deli gibi gülerek okumaya devam ettiğimiz o eski inci olur.

söylenen güzel şeylere teşekkür ederiz, beğenmeyen herkese saygu duyduğumuz gibi. pek özet geçemedim piçler ama, dolduk biz de kaç gündür, olsun o kadar.

23 Temmuz 2010 Cuma

arnavutköy


boğaziçi'nde okuyorsanız, bebek'e sık sık yokuşlardan inersiniz. okulun içinden olabileceği gibi, küçük bebek yokuşu ya da güney kapının yanındaki dik yokuş da olabilir tercihiniz. bebek'e inerken yıldız lisesi'ni farkedebilirsiniz bir gün ansızın. kapkaranlık, kocaman korkutucu kapısı olan bir lise. inanamazsınız hatta. o sokakta bir de yıldız teknik üniversitesi rektörlüğünün konutu vardır, özenirsiniz.

bebek'te adımlarınız yavaşlar önce, manzara sizi büyüler. ağır ağır yürürsünüz, elinizde içecek birşeyler varsa yudumlaya yudumlaya. sonra bir bankta oturur denizi izlersiniz. hatta daha güzel bir bank bulursunuz sonra, denize sıfır, adile sultan sarayı'nın tam karşısında. saraya bakarsınız, 2. köprüye bakarsınız. 2. köprü birden havada gibi görünür size, avrupa yakası'ndaki ayağını göremediğiniz için, korkarsınız köprü bir anda devrilecek gibi gelir. sonra bir tarafı daha uzun olan bu köprü, bir tramplene dönüşür hayal gücünüzde. sağ tarafınızda, asya kıtasından ta ulus'a kadar uzanan elektrik telleri farkedersiniz. daha önce hiç farketmediğiniz bu tellerin o kadar uzadığına inanamazsınız, uzarmış meğer, öğrenirsiniz.



sonra ayaklarınız arnavutköy'e götürür sizi. önceleri arnavutköy, sahilinden yürünüp geçilen bir yerdir sizin için.
sonra bir gün ara sokaklarına dalarsınız. daha önce adım atmadığınız sokakları loş ışıkta görmek sizi büyüler. bin yıllıkmış gibi görünen binaların yanına tezat olurcasına yeni bir hava hakimdir arnavutköy'ün arka sokaklarına. ıssızdır, sessizdir ama korkmazsınız. sokak lambaları yoldan çok şeyi aydınlatır orda. sarmaş dolaş kediler görürsünüz duvarlarda. dik ve karanlık merdivenler görürsünüz, ürkersiniz. arada köpek havlamaları da tırsıp yerinizde sıçramanıza sebep olur, kendinize gülersiniz. karanlıktan korkmadıkça, ıssızlıktan da korkmazsınız. ama bir köpek havlaması, bir araba farı yerinizde sıçratabilir sizi. merdivenlere oturup orada kalmak isteyebilirsiniz, gece boyunca, o hafta boyunca, ya da bir ay boyunca. kendinizi bile dinlemezsiniz o sokaklarda, zaman durmuştur sanki, o kadar uzaksınızdır tüm dünyadan. o yüzden fazla güzeldir arnavutköy'ün ara sokakları, soyutlanmak için birebirdir.
bir de tam ayrılacağınız sırada bir manzara çarpar gözünüze, korkmadan dalarsınız bir köşkün sınırları içine. çünkü denize sıfırdır ordan bakılınca dünya, bir adım atsanız sanki asya kıtasındasınızdır, ama bir o kadar da uzaksınızdır aslında, yukarlardasınızdır. hayran olarak bakarsınız geceye, ayışığına aşık olursunuz boğaz'a karşı. gece bitsin istemezsiniz, saatler aksın istemezsiniz. diğer her yer çirkin görünür gözünüze oradan bakınca.

yazık ki, bir gece manzarası fotoğrafı bulamadım arnavutköy adına. üzüldüm, o şirin evleri, dar, çıkmaz sokakları, 4 hatta 5 yol ağızlarını gösterebilmek isterdim. ya da ben göstermeyeyim, kendiniz gidin görün zaten. bir masal da siz yaşayın orada. benimki çok güzeldi.

22 Temmuz 2010 Perşembe

bayramoğulları

tamam itiraf ediyorum, ilk bir kaç gün baya özgür, rahat hissettiriyor da, hiç gerekmez. yerim öyle duyguyu, çok özlüyorum ya.
anne,baba, olur da okursanız bozulmayın ama en çok kardeşimi özlüyorum. evet. hayatta anlaşması en zor iki kişi de olsak onunla, o benim canım yahu, ölürüm ben ona. o şimdi totosunun keyfine bakıyor, benim orada olmak için delirdiğim, hayallerini kurduğum kuşadası sahilinde koşarak denize giriyor, geceleri bira içip kız kesiyor, dayımla yengemle, kuzenlerimle tatil yapıyor. kıskandırıyor beni arada mesajlarıyla, ama ben seviniyorum onun için. zor bir sene oldu çünkü ona, 15 yaşında lise1 öğrencisi ergenlikle boğuşan genç bir erkek, bütün sene aksatmadan gittiği voleybol antrenmanları ve kız arkadaşı. evet, ihtiyacı vardı tatile benim canım kardeşimin. ama yeter ya, gelsin. çok özledim çünkü. sadece haftasonu için gittiğim evimde onun yokluğu o kadar can sıkıcı ki, o sessizlik öyle bir delirtiyor ki beni, evde durasım gelmiyor.
annecim izmir'de, kendi anneciğinin yanında. onun da çok ihtiyacı vardı buna, mutluyum onun adına. ama o orada annesinin kuzusuyken, ben burda onu özlüyorum. haksızlık. ben de annemin, anneannemin kucağında şımarıklık yapmak istiyorum, midterm kasmak değil.
babam her zamanki gibi çalışıyor, ama eve geldiğinde onu karşılayan kimse yok şimdi. bu fikri aklıma getirmemeye çalışıyorum, aır geliyor, sinirimi bozuyor çünkü. ama o da katılacak eşine ve oğluna, beraber kuşadasında tatil yapacaklar. ben de burada karın ağrılarından ölücem. evet ölücem, kıskançlıktan ölücem. aman, içlerine sinsin, güzel güzel dinlensinler, eğlensinler de, ben onlarsız burda kalamam. kendimi ekonomiye ve matematiğe adayacağım gerçi, bari burda kalmam bir işe yarasın diye. ama bir daha yaz okulu mu, tövbeeeeeee.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

cennet

bize cennet nedir deseler, orayı işaret ederdik.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

final

herşey istediğim gibi mi gidiyor ne bu dünya kupası adına?
nazar değdiririm ben hep kendime, konuşmak istemiyorum da,
bilmem kaç atar dedikleri almanya, ispanya karşısında çırpınıyor şuanda!
çıldırmış almanlar, saldırıyorlar.
ispanyollar sağlam, soğukkanlı.
finale koşuyor ispanyollar.
portakalların karşısında durmaya hazırlanıyorlar.
üzgünüm şeker ispanyollar, aşkımız buraya kadar.
çünkü finale gelmenizi istesem de, portakallar'da gönlüm.
evet, şimdi hollanda-ispanya finali.
herkes mutlu, ben bayyya mutluyum.
bugün inanılmaz bir gün!
Hup Holland Hup!
Jup Holland Jup!
Jupiler'le sarhoş olarak kutlamayan ne olsun şampiyonluğu.
hadi portakallar, son engel ispanya!

7

merhaba. bugün 365 günün ikisini tarihten silip, başka bir günü doğum gününe dönüştüren gün.
3 yaşındayız bugün biz.
emeklemeden koşan, gözleri dolmadan hıçkıran, gülümsemeden gülme krizi geçiren bir kafayız biz.
kızan, bağıran, hırçın bir nesiliz.
yoğunuz oldukça, içimize atamayız, pat diye söyleriz.
çoğu zaman sonuçlarını hiç düşünmeyiz biz.
yanlış olduğunu bilsek de, biz öyleyiz işte.
bazı kapıları hiç kapatamayız biz.
anıları atamayız, fotoğrafları yakamayız.
şarkıları unutamayız, mesajları silemeyiz.
al mektuplarını, ver mektuplarını bize göre değildir.
biz hep ileri adım atarız, yalnızken yanımızda olduğunu hayal ederiz.
sokaklardan bilerek geçeriz, yolumuzu değiştirmeye kasmayız.
ağlamaktan utanmayız hiç, kahkaha da atarız sık sık.
hatırlarız, unutmak da bize göre değildir.
içeriz biz çok, ne istiyorsak tersi için içeriz.
gülmek isterken ağlarız, ağlayalım derken güleriz.
yol ayrımlarında içimiz burkulur bizim.
ayrı pastaları üflemeye ciğerimiz yetmez.
telefonumuz aynı çalar hala bizim.
telefonlarımız da değiştirmeyiz biz.
bizim aklımız hep başka yerlerdedir, kafamızı toplayamayız asla.
herkes bize kızar, bizi kimse anlamaz.
biz herkese güler geçeriz.
bizi dünyada anlayan birinin olduğunu biliriz hep.
takmışızdır biz 7ye.
yıllardan 7dir, aylardan 7.
günlerden de 7, saat de 7 oldu mu,
biz balözü'ne koşarız.

6 Temmuz 2010 Salı

bu gece

bu gece nasıl geçer bilmediğimden, melis'e sığındım. saat 12 olmasın, 6temmuzda kalalım falan. ne gerek var ki ilerleyen günlere? zor zamanlar üst üste gelmemeli kimsenin zamanında. geliyorsa da, aynı durumda olan bir dostla bitişip paylaşılmalı. evet, melis. iyi ki var melis. bu gece melis'le geçer geçse geçse.
ps: i love you
ne güzel filmdi yahu.
o değil de,
ps: kapatıcım olsaydı su çiçeği lekemi kapatırdım bugün. göresim yok onu.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

3 sene önce, 3 temmuz

3 sene önce 3 temmuz. hafızam beni asla yanıltmaz. gondola mı binsem, korku tüneline mi şimdi. bilemedim.

edit: ''gözlerini kapat, daha kolay oluyor.''
2: bırakmak olmaz, ya düşersen..
3: çarpmayız ki hiç.. uçağa bineriz en kötü..
4: durdursan ya zamanı yine..

3 Temmuz 2010 Cumartesi

VUVUZELA CUP yahut WAKA WAKA EH EH

önsöz: 'yahut' orada tıpkı vatan yahut silistire romanının ismi için, vatan ve silistire sözcükleri arasında karar verememiş namık kemal'in yaptığı gibi, seçim yapamamış destine'nin ikisinden de vazgeçmemesi için bulunuyor.


tahminime göre ispanya'nn (gerçekten yüksek olasılıkla) galibiyetiyle tamamlanacak çeyrek final maçını izlerken artık yazmalıyım dedim. öncelikle kulaklarımda yaklaşık bir aydır default olmuş vuvuzela sesi ve sonra içimde gittikçe büyüyen hollanda sempatisiyle dünya kupasının büyük takipçilerindenim. seviyorum futbolu, seviyorum tribündeki insanların heyecanını, ateşini. ama en çok da bu festival havasını seviyorum. 2008 yazını benim için eşsiz bir bayrama çeviren, dünyamı döndüren adam kadar çoğu maçını onunla izlediğim Avrupa Şampiyonası'ydı. sabahtan çıkardık evden, bütün gün caddebostanda maç seyrederdik. türkiye maçlarından sonra turlar atardık caddede, kırmızı beyaza boyanmış coşku dolu caddenin güzelim insanlarının tadını çıkartırdık. dünya kupasına katılamamış olmamızın (tekrar sağol fatih terim) acısını ilk günden beri yaşamakla beraber, bu kez kendime random değil, ya da favori olduğu için değil, tamamen belirli sebepler yüzünden destekleyeceğim bir takım seçmiştim. hollanda tabii ki. evet, portakallar zaten çok sempatik, bütün dünya biliyor falan da, ben hollanda insanının sempatikliğini SF sağolsun bizzat gözlemledim. 9 hollandalı ile geçirdiğimiz bir hafta sonucu onları o kadar sevdim, o kadar benimsedim ki, şimdi türkiye'nin yer alamadığı bu festivalde hollanda'nın her başarısını coşkuyla karşılıyor, ona sevinip mutlu oluyorum. mesela dün, brezilya karşısında kimse şans vermiyordu hollanda'ya, fakat ben çok içten inanıyordum hollanda'nın sambacılara çalım atacak durumda olduğuna. ki öyle de oldu, beklenenin aksine, brezilya'nın hüsranıyla sonuçlandı dün. bugün ise yine bir favori, arjantin veda etti yarışa. tamam, almanya bayyaa iyi de, arjantin yani, hani messi falan, bilirsiniz, çıldırıyor ya insanlar, ondan. konudan sapmayayım, demek istediğim sürprizler oluyor her gün, ama neredeyse her maç, benim içimden geçirdiğim, şöyle olsun dediğim şekilde bitiyor ve hollanda'nın en sonunda da gülen taraf olacağına olan inancımı gitgide arttırmakta. olmasa bile, yaz sonu planlarımı süsleyen turum için ilk 4ü garantilemiş bir ülke seçmiş olmam, orada yaşayacağım coşkuyu arttıracak, buna eminim.

portakallar dışında, dünya kupasına damgasını vuran bir diğer olay, vuvuzela tabii ki. vuvuzela nedir diye başlayan tartışmalar, arı kovanı yorumları, ilk başlarda irite ede ede bir hal olan bu çalgımtırak yaratığın sonradan kulaklarımıza ettiği eziyetin default olması ve neredeyse zaman zaman farkedilemez hale gelmesi.. evet, hala delirtiyor beni maç sırasında spikeri ve tribünlerin çıkmakta baya zorlanan insani seslerini bastıran vuvuzela fakat alıştım da ona, bir an kesilse eksik hissediyorum, o kadar. vuvuzela'yı ilk üreten adamın köşeyi dönmüş olması sizi yanıltmasın, afrika'daki dünya kupası'dır o adamın hayatındaki dönüm noktası, afrika halkıdır ilk kulaklarımızı mahvetmeyi aklına koyan, deplasman takımlarının ilerideki kabusudur ayrıca bu vuvuzela, hayırlısı.

bir de waka waka eh eh.. değerli şakira'yı zaten severiz beğeniriz, ama ne güzel şarkı yapmış ablam öyle! insanın içini kıpır kıpır ediyor, ayağa kalkıp o komik ama aşırı eğlenceli hareketleri tekrarlayası geliyor insanın. cos this is africaaa diyor şarkıda, öncesini anlamadan bağıra bağıra söylüyorsunuz. melodisinden, ingilizce sözlerine (üzgünüm latince bilmiyorum) klibinden dansına herşeyiyle harika olan bu şarkı için ablamı kutluyor, dünya kupasına bir damga vuran da sendin demek istiyorum ona..

ispanya galip bu arada, maça dönmek istiyorum. sizi de waka waka ile başbaşa bırakıyorum. tsamina mina eh eh waka waka eh eh!

26 Haziran 2010 Cumartesi

merhaba

tepetaklak olduğumuz güne merhaba.
unutulduğunu sandığımız ama ilk günkü gibi taze acımıza merhaba.
zamanın en hızlı geçtiği, en acımasız estiği yıla merhaba.
en sevdiğimiz ayı en nefret edilene dönüştüren tesadüfe merhaba.
anlaşılamamalara merhaba, yanlış anlaşılmalara merhaba.
sevgiyi çürüten nefrete merhaba.
sonbahar sokağına, balözüne merhaba.
son gözyaşlarına merhaba.
uzakta tüten sigaralara merhaba.
küfürlere merhaba, isyanlara merhaba.
kabullenişlere merhaba.
sonsuzluğa, karanlığa merhaba.
ondan esen soğuk rüzgara merhaba.
uçurumdaki mucizeye merhaba, hani yok ya.
yuvadan uçuşa merhaba.
tanıdık sıcaklığın yokluğuna merhaba.
öfke sellerine merhaba.
unutulan mucizelere merhaba.
plakaları sayan kıza uzaktan merhaba.
başucu fotoğraflarına merhaba.
kapalı kapıya merhaba.
soğuk odaya merhaba.
çok sevdiğin rakıya merhaba.
diyemediğin merhabaya merhaba.
söyleyemediğin sözlerine merhaba.
bakamadığın gözlerine merhaba.
merhaba.
elveda.

17 Haziran 2010 Perşembe

bir gün


o güne dönebilsek keşke. o gerçek anlamda iyileşmiş, beni her anlamda iyileştirmiş. hayat 16 yaşındaki iki kız çocuğu için fazlasıyla basit ve güzel.

8 Haziran 2010 Salı

yıllar sonra

bir kalid üyesi olduğum için (kadıköy anadolu lisesi mezunlar derneği) kadıköy, maarif dergisi evime posta yoluyla geliyor. haziran 2010 sayısı dün elime geçti. 27. sayfasında beni çok etkileyen bir yazı var, paylaşmak istedim..

Maariften Aşk Hikayeleri, yazı dizisinin adı. 'Bir Aşk Hikayesinin "Brief"i' de yazının adı. .
Kahramanlarımız '81 mezunu martı Orhan Sezener ile '87 mezunu martı Çiğdem Günalp..


" Konu başlığı, Maarif'ten Aşk Hikayeleri. Ama bizim Çiğdem'le olan aşkımız tam bu formata uymayabilir belki de. Çünkü ikimiz de Maarifliyiz ama Maarif'te tanışmadık. Ben 1981 mezunuyum. Çiğdem 1987. Arada bu kadar yaş farkı olunca, Maari'teyken tanışma imkanımız biraz zordu. Tanışsaydık, olsa olsa abi-kardeş ilişkisi yaşardık. Yoksa tuhaf bakarlardı.

1988 yaz ayları sanıyorum. Mezunlar Derneği'ni kurma çalışmalarına başladık. Ben kurucular arasındaydım. Çiğdem de yeni mezun olmanın verdiği heyecanla bizlere yardımcı oluyordu. Sonraki dönemlerde birkaç ay görüştük. Yemeğe, sinemaya filan gittik. Deyim yerindeyse, 'çıktık' ya da 'konuştuk'.

Bu ilişki bizi pek sarmadığından sonraları pek görüşmedik. Bunda, belki de Çiğdem'in "Amazonlar" diye anılan arkadaşlarının beni Çiğdem için biraz yaşlı bulmalarının etkisi olabilir. ( Halbuki yirmi beş yaşımdaydım. Çiğdem de on dokuz. Yani birliktelik için en doğru yaş farkına sahiptik.)

Birkaç sene sonra da, bir Talaş Böreği gününde tekrar karşılaştık ve tekrar görüşmeye başladık. 1994 Ağustos ayında da evlendik.

Hikayemiz bu. Biraz 'brief' oldu ama, hakikaten hikaye bu. "


işte, Çiğdem abla ile Orhan abinin kısa, öz hikayesi buydu. çok hoşuma gitti hikayeleri, hemen canlandırdım kafamda. şimdi kalid'in olduğu odada yeni yetme bıyıklı Orhan abi, haldır huldur çalışıyor mezunlar derneği için. Çiğdem abla da aynı bizim geçen sene hissettiğimiz hüzünle yeni mezun olduğu okulundan kopmamak için var gücüyle tutunuyor bulduğu bu fırsata. beraber çalışıyorlar, arada kaçamak bakışlar atıyorlar birbirlerine. Çiğdem abla heyecanlanıyor, arkadaşlarına gidip kalbi çarparak anlatıyor. arkadaşları biraz kıskançlık, biraz endişe ile bakıyorlar olaya. Çiğdemlerine zarar gelsin istemiyorlar. çıkmaya başlıyorlar heyecanlı, beraber geçirdikleri vakitler yetmiyor, ama bir yandan da önlerinde onları engelleyen etkenler var. olmuyor, üzülerek ayrılıyorlar. ikisi de mutsuz, kopukluklarından şikayetçi ama öyle olması gerektiğine inanarak uzak duruyorlar birbirlerinden. sonra bir gün, talaş böreği gününün haberini alıyor Orhan abi. yıllar olmuş mezun olalı, ama okuluna sevgisi, anılarına özlemi geçmemiş içinden. hemen o zamanlarki 'tayfasıyla' iletişime geçiyor, 'abi, gitmeliyiz.' diyor. ekibini topluyor sonra. o sırada daha mezun olalı 4-5 sene geçmiş olan Çiğdem abla da amazonlarını kafalıyor, talaşa gidecek, hatta belki Orhan'ı görecek ama bunu kızlarına söylemiyor, kızlar 'amaaan yine mi o yaşlı herif' demesin diye belki de. ve bir anda talaşta karşılaşıyorlar. Orhan abi gidiyor Çiğdem ablanın yanına, çok özlemiş onu. Sarılıyor birden, soru yağmuruna tutuyor onu. Çiğdem abla da temkinli ama karşısında Orhan'ını görmenin sevinciyle başlıyor konuşmaya. o günden sonra hiç ayrılmıyor birleşen elleri, her sene talaşa beraber geliyorlar ondan sonra. çocuklarını getiriyorlar şimdi de yıllardır. onlar bile büyümüş, kocaman olmuşlar.

evet hikayenin aslı eminim bu kadar toz pembe değildir ama ben böyle canlandırmayı tercih ettim, böyle olsa ne güzel olur diye. umarım çok mutludur Orhan abiyle Çiğdem abla, umarım 5 haziran'da aynı okul bahçesinde yürümüşüzdür birbirimizden habersiz. umarım çocukları da martılardır, anneleriyle babalarını bir araya getiren bu yuvaya onlar da tüm sevgilerini veriyorlardır, teşekkür ediyorlardır.

son olarak, 'yıllar sonra' şarkısını yolluyorum Çiğdem ve Orhan çiftine. okulumuzda çekilmiş klip, okulumuz mezunları tarafından çalınıp söylenen o muhteşem şarkı. hediyem olsun onlara. yıllar sonra, yine eskisi gibi..



(85 mezunuymuş kargo tayfası, yani hem Orhan abiyle hem Çiğdem ablayla beraber okumuşlar, şuan öğrendim, güzel tesadüf)