31 Aralık 2010 Cuma

2010

dün gibi, 2009 blogunu yazışım. yine aynı koltukta oturmuş, bugünden farklı olarak karamsar bir ruh haliyle ve isteksiz surat ifademle yine bitmeyeyazan bir yıl hakkında düşünüyordum.
çok çabuk geçti bu yıl, çok. daha dündü gerçekten, 2009'u bitirişim, 2010'u karşılayışım, 2010 10 10 10 diye inanamayışım.

şimdi yepyeni bir yıl, haha yepyeni. ee? bu yıl hayatımda fazlaca yenilik olmadığı için, çok şey değişti diyemeyeceğim haliyle.
yeni bir okula başlamadım.
yeni bir ilişkiye başlamadım.
yeni arkadaşlar edinmedim.
yeni hayaller kurmadım.
yeni şeyler yapmaya başlamadım. (eh, fifti fifti)

liste uzayıp gidebilir. yine de geçen sene yaptığım gibi bir sene değerlendirmesini de haketti bu 2010.

-bir kere üniversiteye alıştım, artık yadırgamıyorum liseli sınıfından ayrılışı. ha deliler gibi özlüyorum, o ayrı.
-biraz daha ince kaşlı, kalın belli, genç kızdan bir adım daha bayan sayılabilir statüdeyim sanırım.
-sorumluluk almayı daha çok öğrendim.
-araba kullanmaya iyice alıştım.
-kalk gidelim dese biri, gidebilecek duruma geldim.
-melis yok bu gece yanımda, başarın evinde değilim.
-yine çok sevdiğim insanlarla giriyorum yeni yıla.
-biraz daha olumluyum, biraz daha heyecanlıyım.
-okula ısınma periyodu yok ama, mezun olabilir miyim telaşı var.
-özge yanımda değil ama hep içimde.
-mertle seren yine yılbaşında yanımda yok, ama yine canımlar.
-ananemin değerini daha bir iyi anladım bu sene.
-dedemi daha çok özledim. babanemi de.
-yine çok tatlı insanlar girdi hayatıma, gereksiz pek bir çokları çıktı girdikleri hızda.
-yine üşüyorum. yine üşüyeceğim.
-ferhat göçerin sesi yine çok güzel.
-kardeşim iyice büyüdü, ben hala ablayım.
-mutluyum.
-yine dengesizim. yine huzursuzum.
-yine ümitliyim.
-yine beklentilerim tavan.

2009 bitti, 2010 bitti.
2011'i güzel karşılıyorum. 2010 bitti diye göbek atmıyorum.
ispanyolca öğrenmeye başladım. me llamo destine diyebiliyorum.
baskete döndüm.
dünya umrumda değil
yine.
her zamanki gibi.

yazıyorum
yazmayı bırakamıyorum.
yazmaktan hayat kazanacağım günler gelecek belki diye düşünmeye devam ediyorum.

çevremdeki insanları mutlu etmeyi her zamankinden de çok seviyorum.
onlar mutlu oldukça mutlu oluyorum.

iphone um var artık.
n72mi hala deliler gibi seviyorum.

kadıköy anadolu devam
boğaziçi'ne ısınıyorum.

aşığım.
birine, ona diyemiyorum
çünkü hep aşığım.
sanırım dünyaya aşığım.
sarhoşum.
içmekten de değil aşktan da
hayattan sarhoşum.
italya'ya gidiyorum.
gün sayıyorum.
melis'i özlüyorum.
geçen sene bu saatler öpüşmeye hazırlandığım kız, canım, herşeyim.
bu gece onu arayacak destine'si.

bekliyorum.
yine, her zamanki gibi birşeylerin olmasını, birşeylerin hayatımı ve beni değiştirmesini bekliyorum.
bekliyorum.

2011 bize güzellikler getirsin
her günü daha da güzel kılsın diye bekliyorum.

herkesi, hepsini çok seviyorum..

30 Aralık 2010 Perşembe

ne zaman

ne zaman bu kadar özlem biriktirdim acaba ben? ve ne zaman kendimi özlemeye bu kadar hazır hissettim? ne zaman geride bıraktıklarımı düşünmekten vazgeçtim, ne zaman hatırladım eskileri.
ne zaman gözlerimi kapattım ve duymuyorum sandım, ne zaman başımı sallayınca dağılacağına inandım düşncelerimin..
sahi, ne zaman hayal kurmayı bıraktım ben? hayallerin gerçekleşmeyeceğine ne zaman inandım?
ne zaman karışık olmadım en son, en son ne zaman kendimi tamamen huzurlu hissettim?

hatırlamıyorum. dengesizliğimi alıp duvarlara vurmak istiyorum. bir yandan 100 üstünden 100, bir yandan 0'dır ya, aynen o hesap. ortası yok, aynı anda iki ayrı uç. öyle bir kafa bu ikizler işte.
kararsızım, tutarsızım, çok ama çok dengesizim.
ve bazen insanlar bana nasıl katlanıyor hiç çözemiyorum.
eskiden derdimi anlatabilirdim, şimdi onu da yapamıyorum. fazlaca incindim sanırım. hem de neden, kimden yani, bir bilsem.

yok yok kesin ay tutulmasından. yoksa ben dünyanın en zıpır kızıyım, biliyorum. ve dünyanın en zıpır adamlarını kendime çekiyorum. ne yapayım, seviyorum.

28 Aralık 2010 Salı

mavi

çok seviyorum maviyi.

sanırım babamın masmavi gözleri ilk sebebim. gökyüzünün, denizin rengi olması zaten cabası.
"huzurun rengi" de diyorlar mavi için. ama benim için değil..

mavi benim için dinginlik, sonsuz huzur falan ifade eden bir renk değil kesinlikle. bir kere beni heyecanlandırıyor mavi. mesela mavi bir elbise giydiğimde kendimi masumiyet müzesi gibi hissetmiyorum, tam tersi alımlı ve hatta iddialı hissediyorum. belki kendime yakıştırdığım nadir renklerden olduğu içindir, bilmiyorum.

bir de şu mavi mi yeşil mi belli olmayan, herkesin farklı bir yorum getirdiği, kimisinin mavi diye yırtınırken kimisinin yeşilde ısrarcı olduğu renge ağır aşığım. zaman zaman gözlerim de o renk oluyor. (ağlarsam, o renk birşey giyersem, denizden yeni çıkmışsam..) o zaman gözlerime bakmaya bayılıyorum, koskocaman açıp, içindeki renkleri çözmeye çalışıyorum. kendimi en çok sevdiğim zamanlar bunlar.

duvarlarım açık mavidir, gökyüzü mavisi dedikleri. evet, biraz huzurlu bir his verdiği doğru. ama halımdaki daha koyu maviler de yine içimi kıpır kıpır ediyor, mavi minderim davetkar ve ısrarcı.
giydiğim her mavi kıyafette de mutlaka bir heyecan gizlidir, bir bilinmezlik, bir gizem.

neden maviyle ilgili konuşasım geldi hiç bir fikrim yok, tek bildiğim bugün, 28 aralık günü benim için mavi bir gün, hem de hiç sebepsiz. mavi bugün. her yer mavi hatta benim gözümde şu saniyede. mavi pijamalarını giy, mavi çarşaflı yatağına, mavi yastığına gömül ve masmavi düşler gör diyor bugün birşey bana.

herkese benim gördüğüm maviden hediye ediyorum yeni yıl için. bana verdiği heyecanı versin herkese, beni ettiği gibi mutlu etsin herkesi mavi dünyalar.

26 Aralık 2010 Pazar

hayal

koskocaman bir meydan var şuan gözlerimin önünde. cıvıl cıvıl, insanlarla dolu. insanlar telaşla koşuşturuyorlar oradan oraya, çünkü yeni yıla girmek üzereyiz. herkesin elinde paketler, pastalar, hediyeler, süslü kostümler ve kalpleri. kalplerini birilerine vermeye gidiyorlar. tam ortada bir atlı karınca duruyor bu meydanda. bir kaç hiperaktif çocuğun üstünde zıpladığı bir platform. ışıl ışıl bütün oyuncaklar, hepsinin üstünde bir çocuk var. çığlıklar atıp ailelerine el sallıyorlar.
bu kocaman meydanın sonunda bir de dev çam ağacı var. ama gerçeğinden. oradaki evlerden biri çıkmış ve ağacı süslemeye başlamış, herkes de yardım etmiş, birden bir bakmışlar ki rengarenk, kocaman, dünyanın en güzel yılbaşı ağacı çıkmış ortaya. her geçen elinden bir paket atıveriyor oraya, çocuklar birer hediye de tanınmayan'dan alsın diye. ve öyle de oluyor, her çocuk bir hediye fazladan alıyor bu meydanda.
ama o ışıl ışıl meydanın en çok dikkat çeken şeyi bir bankta oturan iki kişi benim için. iki kız bunlar. ikisi de çok yoğun, çok karmaşık. saatlerce hayal kurabiliyorlar atlı karıncanın karşısında. hava buz gibi, üşümüyorlar. kar yağıyor, aldırmıyorlar. o bankta saatlerce oturup yalnızca kapalı gözlerin ardından birbirlerine gördükleri hayalleri anlatıyorlar. dünyanın hangi şehrindeler, ya da kimlerle beraberler, bilen yok. dedik ya, hayal sadece.

çok uzakta olan herkesin hayalini kurdum bugün. izmir'de yaşayanlardan tutun da italya'da okuyana, paris'e, new york'a, edmonton'a kadar gidiyor hayallerim, arada bir ankara'dakileri özlüyorum, arada ghent'te buluyorum düşlerimi, bir amsterdam'da, bir twente'de, bir de wageningen'de turluyorlar sonra. özlüyorum sürekli. kavuşma hayalleri kuruyorum. ve şimdi, tüm özlediklerimi birer çocuk yaptım, o atlıkarıncadaki tüm oyuncaklara bindirdim. oturdum koca çam ağacının gövdesinin dibindeki banka, onları izliyorum. yüzümde bir tebessüm, sevgiyle bakıyorum hepsine. hala özlüyorum. gözümün önündeler, ama ben yine de onları özlüyorum.

18 Aralık 2010 Cumartesi

15 Aralık 2010 Çarşamba

Tanımadığım Adamlar

Deliler karmaşası. Her deli orada sanki. Aziz Nesin'den tutun Ali Poyrazoğlu'ya, Altan Erbulak'tan oyunda yer alan her oyuncuya kadar akıllı delilerden oluşan çılgın bir kadro.

Serhat arkadaşım beni arayıp "arkadaşımın oyunu var ckm'de, gelir misin?" dediğinde, vaktim olduğu için sevindim. malum haftaiçi gerçekten zor oluyor öğrenci kafası. ayrıca beni çok güzel bir yerden vurmuştu, tiyatro! en büyük tutkularımdan olduğu için sanırım tiyatroya hayır diyebildiğim pek görülmemiştir. her seferinde kendimi karakterlerin yerine koymaktan izlemede sıkıntı çektiğim bile olmuştur, bir anda kendimi sahneye atmadığım için şanslıyım, ona da az kalıyor çoğu zaman.

Her neyse, CKM'nin tiyatrosuna ilk kez gitmiş bulundum, öncelikle mekana bir bravo demek lazım. Çok hoşmuş tiyatro sahnesi, salonu. Kesinlikle insanı havaya sokan bir ambiyansı var. Sahne oldukça kullanışlı. Oyun için düzenlenmesi de gayet başarılı bir şekilde yapılmış. Alan kullanımı ve dekorlar muhteşemdi.

Gelelim hikayeye. Aziz Nesin'in oyunlarından beslenmiş, Ali Poyrazoğlu'nun ince zekasıyla süslü oldukça sürükleyici, güldürücü ve gerçekten hislendirici bir oyundu izlediğim. Oyuncuların enerjisini hiç kaybetmemesi üzerine yazılmıştı sanki. Dinamik, bir o kadar da stabil bir enerji sundular bize. Seyirciyle sık sık temasa geçmeleri, oyuncuların zaman zaman seyircinin gözünün içine bakarak konuşması, sahnenin her noktasını kullanıp aynı zamanda bizi yormadan oyunun içine alması oldukça etkileyiciydi.

En çok hoşuma giden detaylardan bahsedeceğim. Bir kere bir cümleye inanılmaz takıldım. "Düzülen ben olduktan sonra düzen değişse ne farkeder!" İsyanda olan bir vatandaşa yönelik, onu başından savarcasına söylenen "bu düzen değişecek" lafına bir tepki olarak çıkan bu cümle, bende resmen bir kopuşa sebep oldu. Çok başarılı buldum. Hem bu sözü, hem de sözün geçtiği skeçteki mesajı.

Bir diğer hoşuma giden nokta ise oyuncuların sanki yüzyıllardır beraber sahnedeymiş gibi birbirlerini tanımaları oldu. Tanımaları derken, birbirlerine karşı çok rahat ve alışıklardı. Tabii, uzun zamandır beraber olabilirler, aynı tiyatronun oyuncu kadrosu ama ne olursa olsun aralarında en ufak bir iletişimsizlik, en ufak bir kopukluk gözlemlemedim ki bence bu bir oyun için önemli bir kriter.

Aslında her şeyi yazmamalıyım ki, izleyecek varsa spoiler olmasın. Yalnızca şöyle bir video var
oradan ufak bir bilgi alınabilir.

Oyundan sonra Serhat'ın "oyuncu arkadaşı" Ümit Kantarcılar'ı çalıp yemeğe götürdük. Benim onunla ilgili izlenimim; aynı sahnedeki gibi enerjik, kendine güvenli ve sempatik, başarılı oyunculardan. Dizide de oynuyormuş, bilmiyorum televizyonda nasıl ama tiyatro sahnesinde çok çok iyi olduğunu söyleyebilirim.

Uzun zamandır uzak kaldığım tiyatro sahnesiyle kavuşmam böylece gerçekleşti. Serhat'a bir teşekkür de buradan, en yakın zamanda Ali Poyrazoğlu tiyatrosunu tekrar ziyaret etme dileklerimle..



bir ekleme: ya hep olumlu yanlarından bahsettim de, bir de olumsuz yanı var ki (olumsuz mu emin değilim ama) ya ya ya Ali Poyrazoğlu konuşurken olur da bir saniyeliğine gözlerimi kaparsam, karşımda bir mamut. Evet evet şu Ice Age'deki mamut. Lenny miydi Manny miydi emin olamadım şimdi bakmaya da kasamicam da, adamın sesi benim için mamutla özdeşleşmiş. (arkadaşım mahmutla hiç bir alakası yok.) Ümit'e bunu söylediğimde bana katıldı, bir de turkcell reklamındaki sesinin de akla geldiğini falan söyledi ama benim algım için kesindi durum, o bir mamuttu. Öyle yani, mamut.

9 Aralık 2010 Perşembe

çocuklar gibi şendik

bir kere benim sevgilim bir harika.
orada bir anlaşalım.

benim çocuk ruhumu bildiğinden, beni eşşşekler gibi mutlu etmenin yolunu bulmuş. bana çocuk hissettirsin kendimi. ve bunu yaparken aptal çocuk taklidi yapan ses tonları, saçma sapan oyunlar kullanmasın, bulsun işte yolunu.

hiç bulmaz mı! bana bir bilet aldı, sirk için. evet bildiğimiz sirk. italyan sirki 'Medrano' . pek fikrim yoktu ya, sadece sirke gideceğimiz için, sadece beni düşünerek bunu bulup ayarladığı için mutluydum. bugündü sirk, gittik beşiktaş'tan güzelim dolmabahçe boyunca yürüdük, ve o tatlı sirke vardık.

bir kere çok büyük inanılmaz bir sirk değil. daha çok kendi halinde, az kadrolu, şirin diyebiliriz. ama o az kadrodan neler çıkmış, görmeden inanmazsınız. bir açılış şovları vardı ki, gerçekten hepimiz nefeslerimizi tuttuk, çığlıklar attık. finali de aynı şekilde, kalpleri yerinden çıkartacak cinstendi. çok fazla anlatmak istemiyorum gerçekten çünkü bir kişi bile okuyup özenip gitse, mutlu olurum, birilerine o keyfi yaşatabildiğim için.

ben kaan'a teşekkür edip duruyorum, çok eğlendim çok. çocukluktan kalma heyecanları, mutlulukları bir akşamda yaşadım yine. yürüyen köpekler, akıllı papağanlar, kediye dönüşen kaplanlar, şovmen atlar, saçma sapan palyaço, birbirinden esnek sinir bozucu akrobatlar ve çok yaratıcı isimleriyle crazy boys, motorcular. hepsi birbirinden keyifliydi, inanılmazdı. önerim, herkes gitsin görsün ya, sadece minik çocukları oyalama amaçlı hazırlanmış gösteriler değil bunlar, emek var içinde, çok hem de.

ha bir de, beşiktaş'ta sevgilimi beklerken çok hüzünlü bir an yaşadım. orada benimle aynı yerde aynı göğün altında binlerce insan vardı ama çok azı farketti benim kitlendiğim şeyi.
göçmen kuşlar.. yavaş yavaş toparlanıp bizi terkedenler. bir anda terkedilmişlik hissi kapladı içimi, bütün kuşları tutup onları kış boyunca sıcak tutma sözü vermek istedim, gitmesinler diye..

5 Aralık 2010 Pazar

kış gelince bir sen mi güzelleşirsin?


aralık ayına inat sımsıcak giden havalar, bir günde mevsimin gereklerini yerine getirmeye karar verdi maalesef.

ama olsun, benim güzel okulum, kışın pek bir güzel oluyor, bakmaya doyamıyorsun güzelliğine. biraz da kıskanıyorsun, sen kışın solarken o açıyor diye.

speed dial

hızlı arama, cep telefonumda en sevdiğim olay olabilir. en çok aradığım insanları tek tuşa basarak bulmak, rehberi karıştırmaktan veya numara girmekten çok daha basit elbet.

bu hızlı aramada, 1 telesekreter olduğundan; 2'den 9'a rakamların her biri benim için birşey ifade ediyor. yani birinin numarasını bu rakamlardan birine atadığımda, mutlaka bir sebebi oluyor.

hayatımdaki öncelikleri de diyebiliriz bazısı için (mesela 2 ve 3), benim için özel olan sayıya özel insanı atamam (4,7 gibi) falan filan..

2 annemdir. doğal olarak. 3 babam. en çok onları ararım, en çok onları aramasam bile hayatımdaki önem ve öncelikleri nedeniyle onları daha ileri bir rakama atayamam.

4 her zaman hayatımdaki erkeğin yeridir. çok aramayabilirim, çok kullanmayabilirim ama 4 benim için o kadar ayrıdır ki, 4'te her zaman sevgilim olur.

5 en yakın erkek arkadaşıma ayrılmış rakamdır. bu, malesef değişip durmak zorundadır çünkü en yakın erkek arkadaşım birden fazladır. ben de o sıralarda en çok hangisini arıyorsam onu atarım. enderi, mehmeti, merti oraya koyarım. itiraf: şuan en yakın erkek arkadaşım mehmet.

6 da oldukça özeldir benim için, çünkü nerede ne zaman bir 6 görsem özge gelir aklıma. 6 özge'nin yeridir kısaca, herhangi bir grubun değil, özge'nin.

7, 2007 nin 7 sinin 7 sinden beri benim gözbebeğim olduğu için, 7'yi 4 yıldır kaan'a ayırmış durumdayım. o yokken de 7 boştu, 7 sadece onun yeri çünkü.

8 ilkokuldan beri uğurlu sayımdı. en sevdiğim sayıydı. o yüzden orada melis duruyor 5 yıldır. melis de benim şansım, uğurum ve en sevdiğim olduğundan. hatta o italya'da, telefonu kapalıyken hatta aylarca kapalı duracakken bile, elim gitmiyor 8'e başkasını atamaya. 8 onun yeri.

9'da illa canım ciğerim bir kız arkadaşım olur. aslında 9 uzun süreli olarak seren'in yeri. seren'i aslında 7'ye koyardım eğer 7 benim için daha az özel olsaydı çünkü 7'ye seren de bayılır, onun uğurudur. ama ben oraya kaan'dan başkasını koyamayacağım için, simetriği konumunda bulunan şeker 9'u uygun buldum seren'e.


böyle işte, her rakam bir anlam ifade ediyor bende. hızlı arama da hayatımın merkezi diyebilirim. ha bunları neden yazdım, ne bileyim saçma bir insanım.

1 Aralık 2010 Çarşamba

ilişki ne zaman biter?

Kimi ilişkiler ufak sorunların büyümesiyle, çılgın bir kavganın ardından biter.
kimisi tahammülsüzlükten biter.
Kimisi zamanla biter, kanata kanata, acıta acıta biter.
kimisi "bitti" dediğinde biter.
Bazen bir ilişki karşılıklı anlaşarak biter, saygı çerçevesinde biter.
bazen bir taraf basıp gittiğinde biter. nefretle biter.
Bazı ilişkiler başlamadan biter.
bazıları biteceği olduğu için biter.
İlişkilerin bir türü uzaklaşarak biter.
bir türü yaklaşmaya çalıştıkça biter.
Bir ilişki kaçan kovalayan dengesi bozulunca biter.
bir ilişki kovalayan yorulunca biter.
bazı ilişkiler sessiz sedasız biter. soru işaretleri bırakır.
Bazı ilişkiler gürültü patırtıyla biter, geri dönüş olmaz.

bazen bitti sandığımız ilişkiler bitmez. belki mutlaka bir gün bitecektir ama, bitmez işte.
o zaman ona sıkı sıkı tutunmamız gerekir. biterse son kez biteceğini bildiğimizden.