31 Aralık 2011 Cumartesi

2011

Yeni yıla nasıl girerseniz yıl öyle geçmez. Ben artık bundan oldukça eminim. O yüzden bırakın batıllarınızı bir kenara, bırakın kapitalizmin bize dayadığı mecburiyet hissini, sıyrılın klişelerden ve yanınızda herhangi bir günde olmasını istediğiniz insanlarla, sıradan, keyifli, zamanın asla durmadığının bilincinde, sarılarak, sevişerek, hatta televizyon bile açmadan, güzel bir akşam geçirin. Geri sayımı yapalım, ne de olsa kocaman dünyamız bir koca turunu bitiriyor, onu kutlayalım yalnızca..

2011 hayatımda belirsiz bir yıl olarak kalacak hafızamda. Ne 2007 gibi muhteşemdi diyebileceğim, ne 2009 gibi felaket.. Çünkü acılarla mutlulukları yoğuran, eskilerle yenileri iç içe geçiren, çok güldüren, çok ağlatan bir yıldı bu, ortalarda takılacak.. Yine de bir yıl değerlendirmesini hakediyor gözümde..

İlk ayları hızlı geçmişti 2011'in. Melis'in yanına gitmemle Ocak hareketli başlamıştı. Dünya güzeli Floransa, Melis'in yarım yıllık yuvası Torino, Milano ve sonrasında sıcak İspanya'nın Madrid'i ile İstanbul'un ikiz kardeşi Lizbon.. Telefonumun bağlayıcılığından iki haftalığına sıyrılmıştım, günde bir, belki iki kez alıyordum elime, hayatta daha özgür hissettiğim bir zaman dilimi yok.

Ne kadar hayal kırıklığıyla da bitse, güzel kısımlarını hatırlayarak mutlu olabilme kapasitem var. Şubat, Mart ayrılık kokan aylardı. Her gün bir hüzün içimde, önce gidişini sonra döndüğünde eskiyi yakalayamayacağımızın bilinciyle burukluk doluydu bünyem. Gitti, bir daha hiç bir şey öyle olmayacaktı. Bitti, bir kaç yaş daha ekledim ağacıma.

Mayıs.. Hayatımın dönüm noktası belki de. Mucizemin varlığı.. 10 saatlik işkencemden sonra, yıllarca işkence çeksem değeceğini bildiğim bir yere bağlandı çünkü yolum, Ayvalık.. Yıllardır hayatımda olan, ama artık hayatım olan, canımın içi Kaan. Tesadüfler sonucu girmiş hayatıma, ama bambaşka bir boyut getirmiş bana, Melis. Onların varlığıyla büyülü, hayal dünyasından farksız bir kaç gün, ve sonrası.. Mayısın son günleri, ilk dövmem.. Kaan'ın çizdiği, özel ama hüzünlü bir günde gidip yaptırılan ilk dövmem.. Aynı gün Kaan'ın da koluna o sonsuzun çizilmesi tesadüf değildi, belki kelimelere dökmedim bunu ama, benim sonsuzumdu o, hissediyordum. Şimdi öyle bir yerde ki o, ne bir adım uzağa gitmesine tahammülüm var, ne de bir adım yakına gelmesine.. Orada çok güzel, orada çok kilit o.

Güya asılacaktım okula, bıraktım gitti ucunu. Yaz okulu müdavimliğiyle sonuçlandı bu hareketim. Herşeyde bir hayır var ya, Temmuz'da İstanbul'da olmam gerekiyordu. Böyle istenmişti sanki. Oldum, tüm acıyı yaşamak için İstanbul'daydım ben. Rock'n Coke her aklıma geldiğinde mideme bir sancı saplanması ondan. Çöl sıcağıydı belki, içim donmuştu ama, acı öyle bir şey. Geçmişimde, bugünümde, geleceğimde de hep olacağına inandığım Deniz'imi aldı benden 2011. Dedemin kaybından sonra yaşadığım en büyük acı. 22 yaşında genç, yakışıklı, zeka küpü, başarılı bir gencin vedasına zaten üzülürdüm, bir de o benim yıllarım olunca, bir de o benim hayallerim olunca, üzüntü katlanılmaz oluyor, o mezar taşı sanki göğsümün üstüne bastırılıyor da, nefesimi kesiyor. Gel de sev şimdi bu yazı..

Ağustos, Amsterdam.. Kaan'ın bana en büyük sürprizi.. Annemle babamın da ağzımı açık bırakan katkısıyla Kaan beni bir başka masal diyarına götürdü. Amsterdam'daki 5 gün, sanırım dövmemdeki kuş olduğum 5 gündü. İşin güzeli, artık sırtımdaki kafesi de görmüyordum. Öyle bir sardı beni özgürlük hissi, acılardan arındım, yine umut doldum, sevgi doldum, attığım her adımda içim aydınlandı sanki, öyle döndüm yuvaya.

Sonbahar.. Balözü'nde son sonbaharım. Neredeyse her gün gittim, bir daha arka sokağımda olmayacağını bilerek. Deniz'i anlattım, Kaan'ı andım, Gökhan'la nostalji yaptım, kızlarımla defalarca dertleştim, son olarak Kaan'la tanıştırdım. Balözü de benim kadar hüzünlüydü ben taşınırken, ve şimdi oturmuş yeni evimizde yazıyorum 2011'e veda yazısını, al sana yeni yılda yepyeni bir hareket.

2011'de biraz acımasızdım belki de. Kaybettiklerimin etkisi büyük, kaybetmekten çok da fazla korkmadığımı farkediyorum üzülerek. Genelde kaybeden hep başkası oluyor ya, ben ölümler yaşadıktan sonra ayrılıklara, küslüklere takılamıyorum artık. İnsanların ne büyük çaresizlikleri, hastalıkları, ölümleri, kayıpları olduğunu gördükçe, dinledikçe, gözünün içine bakarken düşman bakışlarını saklamayan, adı dost olan ama seni hiç tanımayan insanlardan ne kadar uzak olursan o kadar iyi olduğunu daha da iyi anladım. Bir, iki, üç, hop, kayboldular hayatımdan. Vakitleri dolmuştu, onların da adı arkadaşlık olan "hayat" metaforunda "ömür"leri bu kadarmış, öldüler, üzüldük, geçti. Uzak anılarda kaldılar, fazla değil, bir iki gülümseme, bir iki omuz silkeleme.

Kışı anlatmaya gerek yok, kış esas 2012'de yaşanacak çünkü. İzmir'de, Uludağ'da, İstanbul'da olacak şimdilik. Kim bilir, belki yeni yıl yeni sürprizlerle gelir, belli mi olur. Kaan'ın bana sözü var, Phuket'e götürecek beni. Kızdırırsa, beyaz kumu yiyecek kafasına, bir hamakta sallanırken iticem onu, düşecek. Söylenip duracak sonra, ben de sonsuz güleceğim yine.

Sena'yla elele, yürek yüreğe olacağız yine. O belli etti rengini, o benim rengimden. Biz onla yine anlamayan bakışlara maruz kalacağız gülme krizlerimiz karşısında. Her başına geleni, 3 saat konuşacağız, 5 saat içip oyun oynayacağız sonra.

Taşınmış olsak da Dilara,Büşra,Gökhan benim komşularım olacak yine. Canım sıkıldığında yine Balözü'nde buluşacağız.

Özge miniminnacık kalacak yine, bu sene de büyümeyecek, ama benim içimde de, küçülmeyecek yeri, hep koskocaman olacak şimdiki gibi.

Damla 2012'de Barcelona'ya gidecek, biz de Ela'yla onu ziyaret edeceğiz. Sangrialarımızı içerken sarhoş İspanyollar salça olacak bize, gülüp geçeceğiz.

Mehmet, Naz dostum hep aynı yerde olacaklar, bir aradığımda yokum demeyecekler. Bu sene de değişen bir şey olmayacak, 14 yıldır olmadığı gibi.

Serkan, güzeel bir kız bulacak bu sene, en kötü ben ona bulucam, herkese açıklama yapmaktan kurtulacağım böylece. Canımın içi, sevesim geldi yine salağı.


*o bu değil de, finallerim var benim şuan çalışmam lazım ama 2011 kritiği ile 2012 tahminleri daha ilginç of pof.

Kaan piyango bileti aldı, parayı vurup çılgın planlarımıza girişeceğimize çok emin. Bilmemkaç milyon liranın bir ayda getirdiği faizle binlerce yıl yaşayacağına inanıyor, canım.

Boğaziçi, seninle 2012de de birlikteyiz. Kim bilir belki canımı o kadar çok sıkarsın ki, basar giderim, ama yok, sen benim kürkçü dükkanım gibisin, sayarım söverim ama kollarına dönerim, seviyorum seni gerizekalı.

İçimdeki çocuk,
içimdeki ergen,
içimdeki kadın,
içimde özlem,
içimde mutluluk,
içimde umut,
içimde annem,
içimde hüzün,
içimde sonsuz güven,
içimde sen, içimde ben,

Bu yılı sıradan bir şekilde kapatıp, yeni yıla sıradan bir şekilde girmek istiyoruz. 2012 sıradan olabilir, içinde siz olun yeter. 2012de hiç bir şey kazanmayabilirim, sizi kaybetmeyeyim yeter. Annem, babam, kardeşim, ananem, dayım, yengem, kuzenlerim, can arkadaşlarım, herşeyim; kapitalim, yeni yıldan ve her yıldan da beklentim sadece sizsiniz. Daha fazlası değil. Zaten siz varsanız, herşeyim var demek. Bu kadar.. İyi yıllar..

19 Kasım 2011 Cumartesi

taşınıyoruu..

Biliyorum, çok kafa şişirdim bu konuda. Ama son bir kez, iş çok çok ciddiyken boşaltmak istedim içimi. Taşınmaya 1, en olmadı 2 hafta kaldı ne de olsa..

Şimdi düşünün ki 7 yaşınız henüz bitmiş, çok sevdiğiniz evinizden taşınıyorsunuz. Ama 7 yaşında gelip yerleştiğiniz yeni evinizde bir sürü arkadaşınız oluyor, mahalleniz oluyor, top koşturuyorsunuz sabah akşam, arka bahçede partiler yapıyorsunuz, çocukluk aşkınızı yaşıyorsunuz. Bir sokak ediniyorsunuz kendinize ki dünyanın en güzel sokağı burası, canınız sıkıldığında gidiyorsunuz, çok mutluyken gidiyorsunuz, gittikçe daha çok sahipleniyorsunuz. Camdan bakıp komşularınızla muhabbet ediyorsunuz. Büyüyorsunuz bu sokakta, çocukluğunuzun kalbinin attığı kaldırım taşlarında 21 yaşınız bitiyor. Sizinle beraber büyüyen koskoca bir mahalle, evlenen arkadaşlar, ebediyete kavuşan yaşlılar..

Tüm bunların yaşandığı sokaktan, evden, manzaralı odadan ayrılmak kolay değil anlayacağınız üzere. Bir de olaylara ekstra hassas yaklaşan bünyem yüzünden taşınma olayı kapıya dayandığından beri hemen her gün hüzünlüyüm. Sokağa her girişimde sanki sevgilimi son kez gördüğümü biliyormuşum gibi boğazım düğümleniyor, eve kendimi zor atıyorum.

En zoru da parça parça da olsa eşya paketlemek. Evin ilk paketini ben yaptım, yazlıklarımı kolilere doldurdum. Bu haftasonu da, kitaplığımı ve üst dolabımı kutulara sığdırmaya çalışacağım, sanki yıllardır burada biriktirdiklerim basit kutulara sığabilirlermiş gibi.. Her ne kadar paket yaparsam yapayım, her eşyayı alsam da yanıma, en büyük parçam bu odada, bu sokakta kalacak alamayacağım onu yanıma. Ona Dilara ve Büşra bakacak artık, Gökhan bakacak, kapıcımız bakacak biraz, arka bahçeye gömecek soğuk havalarda. Erik mevsimi çıktı mı ağaçlardan toplayacaklar beni, hiç unutmayacaklar o ağaçlardan kaç kez düştüğümü, taşlara nasıl adımızı kazıdığımı, dizlerimi kaldırımlarında nasıl paramparça ettiğimi, unutmayacaklar.

15 Ekim 2011 Cumartesi

opportunity cost

Ekonomistler iyi bilir. Aslında EC101 almış herhangi biri de bilir. İngilizceden anlayanlar da ne demek olduğunu kestirebilir. Kısacası opp. cost, bir şeyi elde etmek için diğer bir şeyden ne kadar vazgeçmemiz gerektiğiyle ilgili basit bir hesaptır.

Ben öğrendiğim günden beri çok derin şeyler buluyorum bu tanımda. Yalnızca ekonomi ile ilgisi kesinlikle yok. Ekonomiye indirgemek aptallık olur. Çünkü bir düşünün, bir hareketinizin sonuçlarını elbet düşünürsünüz, kestirebilirsiniz bir yolu seçtiğiniz takdirde neler kaybedebileceğinizi ya da nelerden vazgeçmeniz gerektiğini.


Bazen çok küçük, çok önemsiz, hatta ucuz ve "basit" diyebileceğiniz "şeyler"in çok büyük opp. costları olur. Mesela sizin için herşeyi yapan, herşeyi göze alan, sizi herkesin önünde tutan bir dostu "basit" biri ve "basit" şeyler yüzünden kaybedersiniz. o "ucuz" malı elde ettiğinizde vazgeçmeniz gereken şey sandığınızdan büyüktür.


Çoğu zaman anlayacak kapasitede değilsinizdir zaten. Ama mesela, bu işi biraz daha iyi bilenler uyarır sizi. "değmez" der kısaca, siz burnunuzun dikine gidersiniz, her zaman gidersiniz ya bir de matah bir şeymiş gibi gururla söylersiniz bunu, utanmanız gereken yerde. sizi uyarır bu bilen, der ki, bu "ucuz" şeyin opp. costu büyük olur, yazık olur. dinlemezsiniz. iyi bok yersiniz afedersiniz.

Ekonomi okuduğum için seviniyorum aslında. İleride bu uyarıyı yapan değil de, uyarılan konumuna düşmeyeceğim için. En azından ben, ne için nelerden vazgeçilebileceğini her zaman kestiren taraf olacağım, sen ise burnunun dikine gidip her gün biraz daha kaybeden. Yazık, çünkü bir kez bir başka mal için vazgeçtiğin şeyi bir daha bulamıyorsun. Ya çok daha zeki bir consumer çoktan onu almış oluyor, ya da karşındaki bir mal değil de insansa, seni bir kez daha kabul etmeyecek kadar zeki oluyor. Her iki durumda da, sen kaybediyorsun. Ve biliyor musun, daha çok kaybedersin..

5 Ekim 2011 Çarşamba

a.ş.k

her bahar aşık olduğumu iddia ederdim. tabii ki de olmazdım.
şimdi bir de gelin her yeni güne aşık uyanan halimi görün.
engel olamamanın ne demek olduğunu bir kez anladıktan sonra dönüşü olmuyor. tut tut, bir yere kadar bakalım.
yine de her gün yeniden yeniden aşık olun.
çünkü her güne mutlu uyanmanın tadını bir kez aldınız mı bırakamıyorsunuz.

1 Ekim 2011 Cumartesi

benim meleğim

Lamb'in Gabriel şarkısıyla yeni tanıştım. İlk dinleyişte çok çarpmadı beni açıkçası, ama bana dinletenin bir hikayesi vardı ki, artık bu şarkı anlamlı, çok güzel, çok özel, ve çok bize ait.


I can fly
But I want his wings
I can shine even in the darkness
But I crave the light that he brings
Revel in the songs that he sings
My angel Gabriel

I can love
But I need his heart
I am strong even on my own
But from him I never want to part
He's been there since very start
My angel Gabriel

Bless the day he came to be
Angel's wings carried him to me
Heavenly
I can fly
But I want his wings
I can shine even in the darkness
But I crave the light that he brings
Revel in the songs that he sings




O'nun dinlerken düşündüğü kişi bambaşka. Çok haklı, çok yerinde. O babasını düşünüyor. Onun meleği babası. Babasının kanatlarını istiyor uçmak için, onun kalbini sevmek için. Ama kendisi de "benim meleğim" aynı zamanda. Benim gözlerim bu şarkıda her dolduğunda aklımda o olacak bir tek. Çünkü ben de uçabilirim ama onun kanatlarını istiyorum. Ve yalnız başıma ne kadar güçlü olursam olayım ayrı kalmak istemediğim tek adam o.

17 Eylül 2011 Cumartesi

beyin bedava

bugün cumartesi.
alkol insana neler yaptırıyor.
ojelerim mi bozulmuş?
diş fırçamı yenilemem lazım.
kardeşim geometriden kaldı.
yeni odam gri-beyaz olacak.
kolumdaki iz geçmiyor.
kuşadası'nı özlemiyorum şuan.
seren'i en son ne zaman gördüm?
dudaklarım kesinlikle fazla büyük.
oturmaktan popom ağrıyor bazen.
dexter başlayınca çok mutlu olacağım.
kaan ne zamandır gitar çalmıyor bana.
duşta neden şarkı söyleyemiyorum?
saçlarımı boyamaktan korkuyorum.
bu dönem 8 ders alsam altından kalkamam sanırım.
sandığım olsa içine kendimi koyardım.
her daim kitap yazmak istiyorum.
anneannem istanbul'a gelse tam süper olacak.
vampirler neden gerçek değil?
gerard butler'ın spermlerini çalmayı deneyebilirim belki.
ev telefonumuz bozuk.
ben çok konuşurum.
odama dev bir harita koyacağım kesin.
sena pek güzelleşti ya.
victoria'nın sırrı umrumda değil çamaşırları buraya gelsin.
ağlarken yazı yazabiliyorum.
deniz gideli 2 ay oldu.
taksim'deki masa kaldırma işi çok çirkin.
mimar olsaydım keşke.
matematiği severim.
gökyüzü neden mavi diye sormuyorum.
floransa'ya tekrar gidesim var.
özel insanlar çok çevremde.
sevgilimin eski sevgililerine hep kılım.
ne şarkı söyleyebilirim ne dans edebilirim.
hayatımda ilk kez gay-bar'a gittim.
dondurmayı ali usta'da yemek lazım.
mutfaktan ses mi geldi?
bence artık evlenebilirim.
resim yapmayı denesem kesin sıçarım.
sigara çok çirkin kokuyor.
televizyon kumandasını asla kaybetmem.
gözlerim lens değil hayır.
dolabım çok dağınık.
dayım beni çok seviyor.
mezarlıklardan korkmuyorum.
şirimserle şaramsar arasında bence fark yok.
basketbol oynayacağıma voleybol mu oynasadım?
saçlarım tırnaklarım kadar hızlı uzasa keşke.
balözü ne güzel isim.
kızdığımda çekilmez olurum.
aa yarın babamın doğum günü.
en büyük cimbombom.
mark dickel'a aşkım bitmiyor.
yardımseverim ben.
altyazıları okurken zorlandığımda yaşlanmış olacağım.
ayılara sarılıp uyumam.
başımla ayaklarım arasında korkunç bir mesafe var.
mehmet'i çok özledim.
kordonda bira ne giderdi şimdi.
ders seçmeden harç yatırmak da yeni moda.
oğlum olursa adını ezra koyacağım.
stadda aa bak ben ciler kameraya yakalanınca çok gülüyorum.
bir keresinde duvara kafa atarak uyanmıştım.
ortaokulda çıktığım şu çirkin çocuğun adı neydi?
kapadokya'ya bir kez gittim.
i-phone gerçekten hayatımın aşkı.
kıl dönmesi nedir neden olur?
fenerbahçelileri sevmem.
italyan koca fikrinden vazgeçtim.
ekonomi seçen elimi bazen kırmak istiyorum.
eski sevgililerimi bir odaya kapatıp yakabilirim.
tt arena çok güzel oldu.

parmaklarım yoruldu.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

arka bahçe

Suadiye'nin üstünde, Forsa Sokak'ın tam ortasında yanyana iki apartman vardır. Biri Barış, biri Doktorlar apartmanı. Barış'ta Küçük ve Büyük Gökhan vardır, Doktorlar'da ben, Dilara, Büşra, Pınar ve eskiden Ecem.
Komşu ilişkilerinin en yoğun, en derin, en gerçek olduğu iki apartmandır bunlar. Bahçesinde yıllarca çocuklar koşup oynamıştır. İlk aşklarını burada yaşamışlardır. Doğum günlerini birlikte kutlamış, ailelerinden birini kaybettiklerinde birbirlerine sarılıp bu bahçelerde ağlamışlardır.
Nelere şahit olmadı ki arka bahçe.. Teoman'ın kasetleri, Tarkan'ın yeni albümleri oradaki bir kasetçalara konur, ağacın dibindeki prizden elektrik alarak hafif bir ışık altında şarkılar çalınır, cipsler, kolalar, sonra ilk biralar, patlamış mısırlar, köpek maması takma adıyla soslu mısırlar yenir içilirdi.

Bir de tüm bunlardan bağımsız bir geçmiş var arka bahçede. Ben korkunca oraya inerdim. Sıkılınca, boğulduğumu hissedince, bağıra bağıra ağlamak istediğimde, evde yapamayacağım telefon görüşmeleri için hep arka bahçemize inerdim. Arabamızı kullanmaya başladığımda, park yeri için arka bahçede gezerdim. En garibi de, geldiğimde 8 yaşında olduğum halde, ilk günden şimdiye değişimini, gelişimini, yaşanmışlıklarını, hepsini gözümün önüne getirebilmem.

Burayı çok az dostumla paylaştım. Evimi, odamı, bahçemi, kısaca dünyamı çok az insana açtım. Kalbimi de açtıklarımdı onlar. Şimdi bakıyorum, sonsuz hakedenlerin yanında, arka bahçeme adım bile atmaması gerekenler varmış aralarında. "dost" kelimesine leke sürenler. Hayal kırıklığına uğratanlar beni.

Buradan ayrılırken hepsini gömmüş olacağım. Yeni evime, yeni odama, yeni bahçeme hiç birini sokmayacağım ki, kirlenmesin oralar da. Yerlerini bilsinler, uzak dursunlar benden. Yeni bahçem saf, tertemiz olsun. Oraya kötü anılar doldurmayacağım, küçücük bir alanım olacak ki, seçerek koyayım değerlileri, özenle, eleyerek, hakeden kişilere hakettikleri yerleri verebileyim.

Bu bahçeden kocaman bir parça alacağım kendime ama, geçmişimden de taneler gömeceğim oraya. Ama o kadar kısırlar ki bu parçalar, büyüyemeyecekler, benden başka kimse değer verip de sulamayacak onları. Hakettikleri gibi çürüyüp gidecekler arka bahçenin karanlık toprağında. Ve ben dönüp arkama bakmayacağım.

26 Ağustos 2011 Cuma

düğüm

yazamıyorum bir süredir. kalemim pas tutmuş, kelimelerim düğümlenmiş sanki.
bozamıyorum bir türlü düğümü, içine girdiğim çıkmazdan bir çıkış bulamıyorum.
üzüyor bu beni, kalemim en güvendiğim yanım diye belki de. belki de hayallerimin temelinde yazmak olduğundan.
hayallerime ulaşamamak benim hayattaki en büyük korkum, en büyük acım, çaresizliğim ve nefretim.
şimdi deniyorum da, takılı kalıyor yine kelimeler bir yerde. açamıyorum ruhumun derinliklerini.
öyle sığ, öyle basit ve öyle anlamsız ki parmaklarımın ucundakiler, yakıştıramıyorum içimdeki kıza.
değişecek ama. değiştirecek insanlar var hayatımda. şükretmekle yetineceğim şimdilik. teşekkür etmekle.
bana -kağıda dökemediklerim de olsa- kattıklarından dolayı sonsuz teşekkürler hepsine. sonsuz.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

yarım kalanlar

Kabullenmek için ölümü, illa mezar taşı görmem gerekir. O yüzden ısrar ettim Tuna'ya, dün götürdü beni Denizime. Kocaman bir defterin binlerce sayfasından birinde yazılı adı, mezar numarası. O kadar yakıştıramıyorum ki ona ölümü, ısrarla inanmıyorum, inanamıyorum. O isim ona ait değil sanki, o buz gibi taş, o ıslak toprak, onu örtüyor olamaz. O daha bir kaç gün önce gülümseyerek konuştuğumuz, sonsuza kadar beraber olacağımıza inandığımız sert kaya, şimdi parçalanmış, dağılmış, kayarken bizi de sürüklemiş boşluğa.
sırf bilsin diye söylüyorum, şuan hastanede olsaydı gider kafasını parçalardım. o kadar sinirliyim ona. nasıl yapabilir bunu bize diye.
evine gittim sonra. ilk kez. odasına girdim yatağına yattım. senelerdir tanıyorum onu, odasına böyle mi girecektim diye düşünmeden edemiyorum. belki yanımda yatıyor olacaktı, elimizde şarap olacaktı onun helvası yerine. yutkunamadım, yutamadım. o andan beri de yutkunamıyorum, ne zaman denesem bir inilti çıkıyor dudaklarımdan o kadar. ahh Deniz, dalga geçiyorsun değil mi şuan benimle? değerimi bilemedin diye pis pis sırıtıyorsun. biliyorum, tam bir pisliksin. ama bir yandan da o kadar canlısın ki her hücremde, yok, olamaz, o sen olamazsın. biraz bekleseydin ya, daha sana söylemem gereken çok şey vardı.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

27

27 ekim 1989.
koydum kafama, kazıtacağım vücuduma bu tarihi.
ve tamamen unutmaya çalışacağım 16 temmuz 2011 gerçeğini.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

kayıp

sevilen birini kaybetmek her zaman çok acı. ama kaybedilen 22 yaşında, daha hayatının başında, birlikte hayaller kurulan ve henüz hiçbiri gerçekleştirilememişken giden biri olunca acı katlanıyormuş, öğrendim.

haberi aldığımdan beri reddediyorum, inanmak istemiyorum. önce 2 günlük festival ortamında alkolün sınırlarını zorlayarak düşünmemeye çalıştım, geceleri patlak verdi acı, ağladım, isyan ettim, kabul etmemek için ne gerekiyorsa yaptım.

olmuyor. bir saniye aklımdan çıkmıyor yüzü. adını sayıklıyorum durmadan. beraber yaptıklarımızı düşünüyorum, fotoğraflarımıza bakıyorum, bana en son attığı mesajı okuyorum. ekrana dokunuyorum sanki oradaymış gibi. sanki o kaza hiç olmamış sanki ordan bilinmeyene hiç gitmemiş gibi.

görüşelim diyip duruyordu son zamanlarda. hep erteliyordum. hep ama hep erteliyordum. şimdi zamanımız gerçekten yok. ve ben bunu kabullenemiyorum. onu bir kez daha göremeyeceğim gerçeğini, bir kez daha dokunamayacağım, bir kez daha sarılamayacağım kocaman, bir kez daha öpemeyeceğim gerçeği karşısında dehşete düşüyorum.

düşündüm, 3 ay önce yüzyüze görüşmüşüz en son. özlemiştim. gördüğüm an boynuna sarılıp "özledim seni, salak!" diyecektim. peki şimdi? ne zaman göreceğim bir daha onu? ya da görebilecek miyim hiç?

okulunu bitirmemişti daha, yıllarca çalıştığı emek verdiği okulunu.. o okula girdiğinde hediye edilen arabada son buldu hayatı, bunu düşünmeden edemiyorum. canım acıyor yarım bıraktığı şeylerin büyüklüğünü düşündükçe. hani nefes alamazsın ya acıdan, öyle acıyor.

kimse bilmezdi bizim ilişkimizi, kimse birbirimiz için nasıl ayrı olduğumuzu bilmezdi. çarpışan ikizler-akrep egolarından fazlasıydı oysa aramızdaki. ikimizin de yıllardır farkında olduğu görülmez bağ, her geçen sene güçlenerek bizi birbirimize bağlı tutuyordu, asla kopmayacağını düşünüyorduk. birimizden birinin ölüp bağı koparacağını hiç düşünmemiştik ki.

yok şimdi o. ve bana nasıl bir boşluk yarattığını bilmiyor bile. ailesi için ayrı, arkadaşları için ayrı üzülürken, bir yandan da bencilce kendime üzülüyorum. onu reddettiğim, hayır dediğim her gün için ayrı üzülüyorum. pişmanlık sarıyor her yanımı.keşke diyorum, keşke bir kez daha görseydim, keşke daha güzel ayrılsaydım yanından son karşılaşmamızda.. keşke bana bir kez daha sarılmak istediğinde, "hadi be, görüşürüz" demeseydim. keşke kulağına gömülüp "o arabayı adam gibi kullan" deseydim.

gitmiyor düşüncelerim, bitmiyor, içim sürekli dapdar, sıkıntıdan kendimi bir yerlerden atmak istiyorum. bağıra bağıra ağlamak, adını haykırıp geri çağırmak istiyorum. ama gelmeyecek. gelemez, biliyorum.

umarım gittiği yer burdan güzeldir ve umarım orada beni de bekliyordur. ben onu şimdiden çok özledim, çok özledim. 27 ekim'de kime mesaj atacağım iyi ki varsın akrep diye, taksim'de kime sataşacağım, eski resimlere bakıp kiminle nostalji yapacağım ve kime ona şımardığım gibi şımaracağım, bilmiyorum. gözlerimi kapattığımda elinden tutup herşeyin güzel olacağını söylüyorum ama, buna kendim bile inanmıyorum.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

özlemek yok

bir karar vermştim uzun zaman önce. tutamadığımız sözlerden oluşan pişmanlıklarımız ve kendimize öfkemizin temeli olan duyguyla aslında.

dışa yansıttığımın tam tersi olarak öylesine kırılgan oluyorum ki bazen, küçük bir bebekten çok cam bir balona benzetiyorum kendimi. dokunsan, bir an elinden düşürsen bin parçaya ayrılacağım, oysa sen karşında sadece genç bir kadın görüyorsun ve hoyratça düşürebiliyorsun, nasılsa yerden kaldırırsın diye. kalkamıyorum işte aslında, parçalarım yerde kalıyor. zamanla o kadar çok parça bıraktım ki zeminde, bana geriye çok az şey kaldı benden.

bunu bir kişi yapmadı. bunu on kişi de yapmadı. keşke milyar kişi yapsaydı ama "ne olur, yapmasın!" dediklerim yapmasaydı. fakat ne yazık ki kontrolü elimizde değil başkalarının. aslında kontrolü verdiğimiz kişiler de ne kadar önemli bir şey tuttuklarının farkında değiller ellerinde.
böyle anlarda bazen o kadar düşünmeden davranıp o kadar düşünmeden veriyorum ki parçalarımı, nasıl kırılabileceklerini tahmin edemiyorum o anda. belki tahmin ediyorum da, kırmayacaklarına inancım çok büyük oluyor o an, vazgeçiyorum. ve sonuç, en değerlilerim, en değerli parçalarımı kırıp yok ettiler.

ben de söz verdim kendime. bir kere, iki kere izin verdiğim herkese, bir hak daha vermeyeceğime dair. vermiyorum da. katı görünebilirim, umursamaz, acımasız, hatta belki hoyrat bile görünebilirim. kırgınım sadece. ve eskiden yapmadığım, yapamadığım birşeyi yapıyorum artık, yapmak için eğitmeye çalışıyorum ya da kendimi, bilmiyorum. siliyorum insanları. öyle canımı acıtmış oluyorlar ki çünkü, hakları olmadığına karar verip kaskatı durmaya çalışıyorum karşılarında. ve özlememeye çalışıyorum. özlediğimi hissettiğim anda aşağılıyorum kendimi, zayıflıklarımdan kaynaklanan hislerime savaş açıyorum. ve özlemiyorum artık. ve özlememem gerektiğini biliyorum. ve özlemezsem daha mutlu olacağımı en derinde hissediyorum.

ve özlemek yok. üzgün değilim, çok önce verdim kararımı. hatalıysan destine, git, kaybetme onu. seviyorsun, sevgilin o senin. seviyorsun, dostun o senin. yakının o senin.

değil.

artık öylesine "değil" ki o benim dostum, o benim sevgilim, o benim arkadaşım bile değil diyorum aklıma gelen her özlenen için. "özlenen" sıfatlarını kaybetmeleri vakit alıyor belki ama, geriye iç huzuru kalıyor. az ama öz tanımı vardır ya, ben hayatımda artık yalnızca bunu istiyorum. yüz tane arkadaşım olmasın, kimse sevmesin beni, beğenmesin, istemesin. gerçek olanlar istesin beni, gerçek olanlar sevsin. yıllarca kendimi kandırıp sonunda koskocaman boşluklara düşe düşe kaybettim güvenimi, en yakınlarıma güvenemez oldum. ve artık biliyorum, hiç ama hiç kimseye değmiyor, haketmiyor beni, beni düşüncesizce kıranlar.

o yüzden yoklar. o yüzden yokum onlar için. sıkılıp kırdıktan sonra çöpe attığın oyuncağın gibi düşün, onu geri alma şansın yok o saatten sonra. olur da özlersen, aynısını elde etme şansın da yok. gidip yenisini alabilirsin, ama aklın hep eskisinde kalır. en azından bu pişmanlığı ben yaşamayacağım, yaşatmak istediğimden de değil ya, hakedenler yaşayacak.

çünkü hayat bazen adil olabilir.

8 Temmuz 2011 Cuma

tuhaf şeyler oluyor

6. his sanırım bu, şu sıralar bende çok yüksek olan saçma bir enerji de olabilir.
Adını anıyorum mesaj geliyor birilerinden. Yabancı birine anlatırken telefonum çalıyor aniden. Saçma bir şekilde "şeytan dürttü" deriz ya, bir şey yapıyorum ve inanılmaz şeyler buluyorum karşımda. Aklıma gelip de yapmadığım şeyi, bir başkası düşünüp benim yerime yapıyor. Yıllar önce kurduğum hayaller aniden gerçek oluyor. İstemiyorum, olmuyor.

Ve nedendir bilinmez, kayıp hesaplardan usanmış, yorgun bir kadınla beraber yaşıyorum aynı bedende. Çoğulculuğun bu kadar karmaşaya sebep olduğu görülmemiştir. Eğlenceli, cıvıl cıvıl olan çocuk arada bir ortaya atıyor kendini, şöyle bir görünüp kabuğuna çekiliyor yeniden. Bir çocuğu nasıl yorabilirsin oyun oynamadan? Top koşturmadan bahçede, paten kaymadan, saklambaç, istop oynamadan nasıl yorulur ki bir çocuk? Bu çocuk yorulmuş, şimdi dinlense de iyileşemiyor. Ben de diğerine odaklanmaya çalışıyorum haliyle. Boşluk duygusundansa yabancılaşmayı tercih edenlerden olduğumdan belki de.

Sinirliyim ya ben, ondan saçmalıyorum.

29 Haziran 2011 Çarşamba

anlat!

"Anlat!" demeden anlatınca..
Yıllardır içinde tuttuğun, hayatın boyunca hiç kimseye anlatmadığın birşeyi anlatınca..
Anlatırken gözyaşlarının akmasına izin verince..
Öfkeni serbest bırakınca..
Bir an bir sonraki cümleyi düşünmeden konuşunca..
Gözlerine bakabilince karşındakinin..
Sadece içinden geldiği için dizebilince kelimeleri..
İçindeki acının büyüklüğünün anlattıkça azaldığını hissettikçe..
Bu zamana kadar konuşmamanın bir sebepten geldiğine inanınca..
Anlattığın seni gerçekten anlayınca..
Pişman olmayacağından emin olunca..
Tüm bunlar kendiliğinden ve doğal bir şekilde olunca..

Akıp gidiyor. Rahatlıyorsun. Huzur kaplıyor içini. Gözyaşını silesin gelmiyor çünkü onlar ferahlığı getiriyor sana. O yüzden anlat.. Anlat! demeden anlat hem de..

18 Haziran 2011 Cumartesi

bugece

bol miktarda ay ışığı.. ki kendisi beni uyutmayan dolunay döneminde..
balkonum.. az -artık az- deniz manzaralı, son yazımı geçirdiğimi bildiğim balkonum..
morrissey'den oh land'e, first day of my life'dan i go to sleep'e dolu dolu bir şarkı listesi..
bardaklar dolusu viski.. içinde hiç sevmediğim kolayla..
yazma isteği içimde, yine çok miktarda.
özlem, var..
pişmanlık, artık yok.
mutlu muyum? mutluyum.. hissedebildiğim şeyler için ayrıca mutluyum..
acı çekebildiğim için, özleyebildiğim için, hala hayaller kurabildiğim için, yıllandığım ama yaşlanmadığım için mutluyum..
hatırladığım için, unutmadığım ve unutmayacağımı bildiğim için mutluyum..
sarhoş olamadığım için mutsuzum aslında, ama kendimi zorlayabilirim buna..

bu geceyi de dizi izleyerek değil, taksimde eğlenmeye çalışarak değil, dışarıda değil de kendimle başbaşa ve dopdolu geçirdiğim için çok mutluyum..

balkonumdan bakarken sokağıma, onu ne kadar özleyeceğimi düşünüyorum. ve ne kadar çok biriktirdiğimi burada.. aşk biriktirmişim, arkadaşlık biriktirmişim, en çok da kendimi biriktirmişim. içime baktığımda bir sürü ben buluyorum şimdi. hepsini ayrı seviyorum.

11 Haziran 2011 Cumartesi

11 haziran, doğum günü.

Bugün doğum günü..

Yaşasaydı 74. pastasını üfleyecektik beraber. Canım benim.. Güzel dedecim.
Nur içinde yat. Doğum günün kutlu olsun. İyi ki doğmuşsun da iyi ki damarlarımda senin kanın akıyor. İyi ki tanıdım seni. Bin tane iyi ki var bu gece senin için.

İğneci Aziz! Hiç yakışmadı ya sana erkenden gitmek, yaşlılığın da olmazdı sanki senin huysuz ikizler! Öperim ellerinden..

7 Haziran 2011 Salı

her sabah, yanılmak!

sabah olmak her gece kolay mı sanırsınız
bulutları dağıtıp güneş olarak doğmak
denizle gök arasında çiy yorgunu şehre
kurşun kubbeleri buğulu minareleri ıslak
soğuk bir trenden inmiştiniz / yalnızdınız

bilmem kaçıncı defadır / yine yanılmıştınız

hiç uyumamıştınız / gözleriniz yanıyordu
yolculuk sanki bitmemişti / birdenbire
kendinizi vagonda unuttuğunuzu sandınız
sanki katar soluk soluğa tırmanıyordu
dumanlı rampaları / bir kılıç gibi çıplak
tiz çığlıklarıyla aydınlığı doğrayarak

bilmem kaçıncı defadır / yine yanıldınız

jilet mavisi bir kadın elinde purosu
değdiği yer açılıyor çok fena keskin
kim olduğunu bilen yok / işin doğrusu
yüzünü kaybetmiş aynalarda arıyordu
amerikan bara tünemiş sek vodka içiyor
geçmişinden rusça bir şarkı arayarak
sarhoş olmamak en büyük korkusu

bilmem kaçıncı defadır / yine yanıldınız

elbet en kötüsü sokaklarda tutuklanmak
hani bir kere iki yanınızda iki sivil polis
beyoğlu'ndan çekilip nasıl koparılmıştınız
nabız gibi vuran o kötü ve karanlık his
yakanızı hala bırakmadı asla bırakmayacak

bilmem kaçıncı defadır / yine yanıldınız



Üstad.

kardeş

abla olmak öyle zor ki bazen..
hani biri onun canını yakınca benim canım nasıl da yanıyor. anne olduğumu düşünemiyorum.
o üzülmesin, o mutlu olsun, o hep gülsün, benden alsın ona versin her kimse bundan sorumlu.
o iyi olsun yeter.

kardeş. karındaş. canımın içi. gülsün şapşal yüzün.

2 Haziran 2011 Perşembe

sabredemiyorum

doğmak üzereyim. iyi ki doğdum mu kuzu? boşveer, her yıl aynı nasıl olsa.
sen iyi ki doğdun.

29 Mayıs 2011 Pazar

Dövme



"Dövme söyleyemediğin şeydir."

Her dövmenin de bir hikayesi olur gibi bir algı var bende. Hepsinin içinde hikayeler gizlidir ya da, sen niyet etmesen bile. Belki farketmeden bir hikaye oluşur ve sen onu kazırsın vücuduna. Kesin olansa benim buna olan inancım.

Benim hikayem 1 sene önce, o zaman hayatımda şimdiki kadar büyük bir yer kaplamayan ama yine şimdiki gibi özel olan birinin ağzından çıkan bir cümleyle başladı. Her zamanki gibi derin sohbetlerimizden birinde, hayata, ölüme farklı bakış açıları getirir, ne olabileceği üzerine tartışırken Kaan belki de hayatımın cümlesi diyebileceğim cümleyi dile getirdi. "Ruhun eksi sonsuzla artı sonsuz arasında bir serüvende." Ruhun sonsuzluğuna inanıyoruz ikimiz de. Fakat bu cümleyi kuramazdım ben. Basit kelimelerin birleşmesinden böyle bir ahenk oluşması mıydı beni etkileyen yoksa konuşmanın büyüsü ve Kaan'ın kendinden eminliği miydi, bilmiyorum. O gün kurduğu cümle, aylarca gözümün önüne somut bir şekilde geldi, uzansam kelimelerine dokunabilecek gibiydim hep..

Üstünden çok uzun zaman geçti. Kaan benim için daha önemli olmaya başladı, daha içimde, daha ben demeye başladım ona geçen bu senede. Tanıdıkça hayranlık uyandıran insanlardan çünkü. Hele Melis'in hayatıma tekrar girişinden sonra, bağımızın daha kuvvetlendiğini düşünüyorum. Biz bu yakınlıktayken, birkaç ay önce annemle bir tartışmam oldu. Çok ağırdı, taşıyamayıp yere çöktüğüm cinsten. Hırsımdan ve sinirimden ağlarken Kaan'la konuşuyordum bir yandan. Şiddetime, çocukça çırpınmama şahit olduktan sonra, bir aydınlanmamı da gördü. Kendimi kapana kısılmış hissediyordum, gitmek istiyordum, "uçmak" istiyordum ve engellendiğim gerçeğini görmezden gelemiyordum. Hayatım boyunca özgür olmak istedim ben, hayatım boyunca uçmak istedim. Uçaklara, paraşütlere, parasailing ya da bungee jumping'e, yüksek apartmanların çatı katlarına ilgim bu yüzdendi hep. Kaan bunu çok iyi biliyordu. O günkü konuşmamız bir çok bastırılmış duygumu açığa çıkardı sanırım.

Çok kısa bir süre sonra, bir gün aniden bir fikir geldi aklıma. Özgürlüğe, uçmaya, sonsuzluğa bu kadar takıntılıyken ben, bir şekilde takıntımla barışık da olduğumun göstergesi olarak belki de, bunları vücuduma kazıma isteğiyle doldum. Kaan'la paylaştım bunu. Bir parça sen de varsın, demiştim ona anlatmadan önce, çünkü onun cümlesiydi ilhamımın en büyük kaynağı. İyi kötü çizim yapabildiğini de bildiğimden, çizmesini rica ettim. Etkilendi. Yapacağına söz verdi. Ben neredeyse silah zoruyla çizdirene kadar çizememiş olsa da, bunu üzerindeki baskıya veriyorum. Sonunda, zorladım onu ve ben asla görmeden, onun çizdiği dövmeyi yaptırmaya gittim, onunla.

Dövmeciye gidene kadaroldukça rahat ve hevesli idiysem de, kapıdan girdiğim an rahatlığım yerini paniğe, heves de yerini korkuya bırakmıştı. Ameliyathane gibi kokuyordu içerisi, ve baya baya ameliyathanede bulunacak aletler vardı odada. Kan aldıramayan, iğneye bakamayan, hastanelerden nefret eden ben, burada ne işim var diye düşünmeye başladım, vazgeçecek gibi bile oldum. Kendi kendime yaptığım cesaret konuşmalarını, dövmeciyle samimiyetimizi, çizim üzerinde oynamalarımızı geçip, direk dövmeye gelmek istiyorum. En son saniyede minicik bir ekleme yaptım dövmeme. İkizler sembolü. Burcumu çok sevdiğimden, ama en çok da haftaya doğum günüm olduğundan. Bu dövme biraz da doğum günü hediyemdi, çok ama çok özel bir günde, bir başkası için yaptırılıyordu bir yandan da.. Birini anmak, birine bir jest yapmak, onu sonsuz'a kadar yanımızda hissetmek için. Bir taşla kaç kuş vurduğumu sayamadım..





Bu dövmeye başlamadan hemen önceki halim. Dalgasına büktüm tabii dudaklarımı ama, korktum. Vallahi korktum. Korkumun ne kadar yersiz olduğunu da birinci saniye falan anlayıp rahatladım, sonrası muhteşemdi. Ben kendimi biliyorsam, müptela olmaya büyük adayım kesinlikle. Şimdi dövme biter bitmez çekilmiş, kırmızı halinin fotoğrafını da koyup bitireceğim.

Eksi sonsuzla artı sonsuz arasındaki serüveni yaşayan ruhlarımız, kafeslere kapatılamayacak kadar özgür olmalıdırlar, hepsi bu. Özgür, sonsuz, ikizler. Asla sıkılmayacağım şeyler. Ve hayatım boyunca omzumda cümlesini taşıyacağım Kaan. Hani bazen asla pişman olmayacağınızı hissedersiniz ya, öyle bir şey işte.





playlist

birkaç şarkıdan oluşan, sıkılmadan yüzlerce kez tekrar tekrar dinleyebileceğim bir playlistim var ezberimde. her bir şarkıda bir anlam yüklü, hepsi gözlerim kapalı dinlemek istediklerim.

öneriyorum..

First Day Of My Life - Bright Eyes
There Is A Light That Never Goes Out - Morrissey
Rainbow - Oh Land
Perfection - Oh Land
Cough Syrup - Young The Giant
Life Is Wonderful - Jason Mraz
Smile - Pearl Jam
Summercat - Billie The Vision
Wolf and I - Oh Land
Daydreamer - Adele


sanırım bu 10 şarkıyla uzunca bir süre hiç alkol almadan sarhoş kalabilirim. tekrar, öneriyorum.

22 Mayıs 2011 Pazar

ha gayret

bitiyor bir dönem daha. spring dönemini yaşayamadık bile lanet havalardan, bu sene çifte fall vardı boğaziçi'nde.

güçsüz hissediyorum. 6 dersimden birini şimdiden bıraktım, bir diğerinin take-home final'ı var. kısacası, final haftamda yalnızca 4 sınava gireceğim. ve onlardan bile gözüm korkuyor. hazır değilim. ders çalışmaya hazır değilim. ders çalışmak zorunda olduğum gerçeğiyle yüzleşmeye bile hazır değilim.

zor günler geçiriyorum. birileri çıkıyor hayatımdan, kabul etmeye çalışıyorum. hayatımdaki birilerinin konumu değişiyor, alışmaya çalışıyorum. eski dostlar yeniden geliyor yerlerine, adapte etmeye çalışıyorum.

bir de yerimi yadırgıyorum durmaksızın. yanlış yerde olduğum hissi sarıyor her yanımı. birazcık istanbul bundan sorumlu. anlatya, izmir ve özellikle de ayvalık öylesine "ben" hissettirdi ki bana, istanbul'da olmak sadece acı. şuan nerede olmak isterdim sorusunun tek cevabı, ayvalık. kimle sorusunun cevabı da basit aslında, 2 hafta önce kimleysem yine o. hatta kendimi yapıştırmak, bir süre kımıldamamak istiyor olabilirim. 3 kişi ya, fazla değil. telefonun ucunda ailem, yanımda üç kişi. onlarla tam hissetmiştim de uzun zamandan sonra, yine eksik hissetmek hoşuma gitmedi, bütünlük hissine ihtiyacım var. elimde bir şişe şarap, arkada sezen ve fikret, şöminede odunlar ve yanımda böceklerle bir kaç ay geçirmek istiyorum hepsi bu.

oysa finallere hazırlanmalıyım. ekonomi falan çalışmalıyım. nereden nereye..

hayat bazen baya boktan olabiliyor.

20 Mayıs 2011 Cuma

"Kafesi acıtıyordu kanatlarımı. Uçamamaktan korkuyordum bir daha. Oysa ben uçmak için doğmuştum. Uçarak doğmuştum. Gözlerimi açtığımda havadaydım, neden beni kafeslere kapatıyorlardı ki? Kaçmak zorundaydım. Tekrar uçacağım günün hayaliyle kapalı kaldığım her saniye ölümdü benim için. Sadece kanat çırpmak, çırpmak ve çırpmak istiyordum."

Herşeyin bir ilki vardır, değil mi? Kapkara, yüksek duvarlar örmezdim ben kimseyle arama, ya da kendi etrafıma. Yapmışım farketmeden. Bir ilk.. Bunun doğruluğuna da inanmışım. Bir başka ilk. Sonra duvarımı aşmaya çalışanlara hoyrat davranmışım. Çok yakın arkadaşlarımın farketmediğini, olabilecek en uzak arkadaşımın farketmesi, oldukça şaşırttı beni. Peter. Geçen sene tanıştığım, ekstra olarak yalnız bir kez İtalya'da 3 saat kadar paylaştığım, bir kaç kez mailleştiğim Peter. En son hatırladığım çok hafif high bir halde, güneşin doğuşuna doğru, karanlık yerini aydınlığa bırakırken onunla bana da ona da yabancı bir dilde tartışıyorduk hararetli. İngilizce. Bir ilk daha hayatımda. İlk defa İngilizce bir tartışmanın içerisindeydim. Tartışma dediysem, kavga gibi değil. Tam anlamıyla tartışma işte. Bir çakra açılması daha yaşadım Peter sayesinde. Tuhaf, bazen en beklemediğiniz insanlardan geliyor aydınlanmalar. Bu yüzden bu sene ona veda etmek daha zordu. Gerçekten arkadaşım oldu artık benim. Beni nasıl tanıdı, nasıl tanıyabildi bilmiyorum ama ancak çok yakın bir dostumun kurabileceği cümleler kurdu bana. Ben de bazı duvarlarımı onun için alçaltmaya karar verdim, daha açık oldum ona. Bazı kırıklarımı paylaştım. Kafesimden kaçış hikayemle başlayacağım bir dahaki sefere. Seneye bu zamanlar, istediğim ve beni görmek istediği kadar özgür olacağım. Ve o bunu anlayacak.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

kırık

bir anlık sadece. dalgalanmaları değil de parçalanmaları hissetmek bir an. kırılganlığından usanmış cam parçalarını dağıtmak bir an. "al, kırdın kırdın" diye dalga geçmesi için ise zamana ihtiyacı var.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

özledim

çok özledim ya. ama öyle böyle değil.

eski tarkan şarkılarıyla nostalji yapasım geldi, böyle 7 yaşındayım, maksimum 10 yaşındayım.
gül döktüm yollarına dinledim, inci tanem dinledim. kış güneşi, dön bebeğim.
ölürüm sana, unutmamalı. beni anlama, ikimizin yerine, unut beni.

şimdiki şarkıları güzel falan tamam da, şu eski şarkılarına ölürüm ben bu adamın, bir yerde görsem söyleyeceğim ilk cümle "teşekkür ederim" olur şuan, sadece bir kaç saattir yaşattığı duygular için bile, milyonlarca teşekkür biriktirdim onun için.

unut beni, hüznüm yaralar seni.

yok artık ya!

diş fırçası

Şuan hala kullandığım, 3 ayı geçen, diş fırçam, düşündüm de en çok yer gezen diş fırçam oldu bugüne kadar.
Floransa'da aldım kendisini. Milano'ya ve Torino'ya, oradan Madrid'e ve Lizbon'a götürdüm. İstanbul'a döndü. İzmir'i ve Antalya'yı gördü. Bu haftasonu da Ayvalık'la tanışacak benimle beraber. Oh, hadi yine iyisin dişfırçası. Şaka maka, 4 ülke, 9 şehir falan gezmiş oluyorsun. Süren dolmuştu ama her çöpe bir anlam yükleyen ben, seni de Floransa'dan aldım diye atamam şimdi, bir yerlerde dinlenmeye çekilirsin. İyisin iyi. Dişfırçası olmak varmış..

1 Mayıs 2011 Pazar

kapatıyorum

Bir süreliğine kapılarımı tamamen kapatmıştım aslında. Dış dünyaya değil, belirli başkalarına. Topladım bir zamanlardır biriktirdiklerimi ve cebimden çıkarmaya başladım teker teker. İsimler birikti. Bir sürü kalp kırıklığı çıktı içlerinden. Bir çoklarını kırmışım fazla. Bir çokları da beni kırmış, fazla. Hangi biriyle ne kırıklıklar taşıdığımızı sorgulayacak halim yoktu ya uzun zamandır, bakıyorum da hala o gücü bulamıyorum kendimde. Ama gördüm ki çıkart çıkart bitmiyor cebimdekiler, kapatmaya karar verdim.

Baktım düşündükçe üzüyor beni bazı isimler, dışında tutmaya karar verdim kapılarımın. İnsan kalbi kırıkken daha iyi anlıyor.

İnsanların hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz.

der Küçük Prens'te tilki. İnsanların madem anlamaya vakti yok, niçin anlıyormuş gibi yapıyorlar diye sık sık düşünürüm. Neden kendilerine inanıldığını hissedene kadar rahat etmez insanlar ve karşısındakinin güvenini kazandığı an aslında bunu haketmediğini kanıtlar? Bu süreç çok değişken olabiliyor. Kimi zaman bir kaç basit günde anlayabiliyoruz karşımızdakini, kimi zaman yıllar sürüyor. Acı veren yıllar kaybetmek oluyormuş. Yıllarca tanıdığınızı zannettiğiniz insanları aslında hiç tanımadığınızı farketmek, sanırım en kırıcı şey. Bu yüzdendir ki cebimden bol bol kırık çıktı benim de. Hepsini alıp cebime geri koydum. Belki orada kalmaları daha iyidir diye, henüz çöpe atmaya hazır değilim çünkü.

18 Nisan 2011 Pazartesi

dön-değiştir günleri

Genelde yaptıklarımdan pişmanlık duymuyorum. Yanlış da yapsam, bana kattıklarıyla, yanlışı düzeltme kısmıyla mutlu oluyorum. Ama öyle günler var ki hatırladığım, onlar benim için dön-değiştir günü. Yani o güne dönsem, çok şeyler değiştirirdim günleri. Belki de her şeyi değiştirirdim günleri.

14 Kasım 2001 onlardan biri.
24 Ağustos 2004 bir başkası.
26 Nisan 2006 da benzer bir gün.
26 Haziran 2009 tam da öyle bir gün.
31 Aralık 2009 ya da 1 Ocak 2010 da toptan öyle.

Daha önemlileri var, daha çokları var. Ama aklıma geldikçe bir dön-değiştir dilemek yerine değişmiş hallerini hayal ediyorum zaman zaman. Her şey daha güzel oluyor.

13 Nisan 2011 Çarşamba

huzurlu bir rüya

Bir rüya gördüm dün gece. Çok değerli bir dostum, yüzüme kapattığım ellerimi açıp, "geçti" diyor, hatırladığım ilk sahne bu. Ne geçti, üzgün müydüm, ağlıyor muydum, korkmuş ya da çaresiz miydim bilmiyorum. Tek hatırladığım o ana dair, içimdeki ferahlık hissi.

İnsanlar uyurlarken de hissedebilirler bundan adım gibi eminim. Korkuyu da hissederler mutluluğu da, neden ağlayarak uyanırdık diğer türlü olsa, nasıl uyandığımızda dünyanın en mutlu insanı gibi hissedebilidik yoksa? Baya baya, bildiğin yaşıyoruz rüyada, kalp atışlarımız bile değişiyor, biliyorum.

İçimde o ferahlık hissiyle ayağa kalkıp dostumun elini tuttum. İnanmaz gözlerle gözlerine kitlendim. Tekrarladı, "geçti" dedi. Bu kez emin oldum, sarıldım ona. Özlemişim. "peki ama nasıl oldu?" diye sordum, içime sinmemiş gibi. "affetti seni, affet kendini" dedi. Neden bahsettiğini bilmiyorum. Ama bir günahım silindi dün gece uykumda. Bir ağırlık kalktı sırtımdan, uyandığımda biliyordum. Ve kendimi affettim ben de. Madem her kimse artık, "o" beni affetti, ben de kendimi affetmeliydim, buna rüyamda karar vermiştim. Peki dostum bunu nereden biliyordu, bunu sorgulamaya başladım. Bana, "senin hislerin bende renklere dönüşüyor" dedi. Anlamadım. Yüzüne baktım sadece. Uyandığımda anlayacaktım cümlesinin ne anlama geldiğini.

Ben dün gece çoktandır ertelediğim bir gerçekle yüzleştim. Birden fazla, aslında. Ama bir tanesi o kadar netti, o kadar saftı ve o kadar gerçekti ki, rüyamda ne kadar doğru yaptığımı bir kez daha anladım sadece. Evet ferahladım. Bazen birşeyleri anlayınca ferahlayabiliyorsunuz. Öyle türevi anlamak gibi bir anlamak değil çünkü bu. Sanki biri geliyor ve kapalı çakralarınızdan birine koca bir balyozla vuruyor, açılıveriyor anında. Öyle bir algı.

Ben bir adım öndeyim artık. Ben kendimi affettim. Kimse affetmese de, ben affettim ya, artık başka bir tasam yok. Neyi affettiğimi bana hiç sormayın, bilmiyorum. Ama elbet vardır affedilemeyen şeyler, bir anlığına kendine acıma ya da kızma duygularını yoksayıp ne kadar değerli olduğunu hatırlaman gerek hepsi bu.

Ve dostum. Rüyamda özellikle sen olduğun için anlamlıydı her şey. Ne kadar merkezimdesin, ne kadar etrafında dönüyorum aslında. Ne kadar bensin ne kadar içimdesin ve hislerimi nasıl da renklendiriyorsun gözlerinde. Hayatıma girdiğin güne şükürler olsun.

31 Mart 2011 Perşembe

boğaziçi boğaziçi

ya yapmayayım diyorum diyorum da,
hakikaten dünyanın en güzel okulunda okuyorum ben.

böyle bir kampüs yoooook. böyle bir güzellik yoooooook.
ergen heyecanlarına kapılmamın sebebi, bir kez daha baharın inmesi boğaziçi'ne.
dün gece, ılık havada güney yokuştan yukarı yürürken, solumda kalan muhteşem boğaz manzarası ve ışıl ışıl köprüye bakmaktan bir kaç saniye hareket edemedim, kitlendim. şükrettim, ilk kez. hayran oldum, bir kez daha. ne kadar şanslı olduğumu anladım, bu dünyalar güzeli okulda olma fırsatım olduğu için. inanın, trafikten bile şikayet etmedim dün!

benim güzel üniversitem, sen aşşırı derecede sevimli birşeysin, kedi canını senin..

23 Mart 2011 Çarşamba

zaman geçtikçe

bıktım aslında zaman geçtikçe her şey nasıl da değişiyor klişesinden. büyük bıktım.
ama düşünmeden de duramıyorum.

canım ciğerim zaman geçtikçe yabancıya dönüşüyor.
umrumda olmayan zaman geçtikçe hayatımın merkezine oturuyor.
önemsizler önemli, en önemliler önemsiz oluyor.
kayıtsız kalamıyorum zaman geçtikçe.
zaman geçtikçe alışacağıma, özlüyorum ben.
hiç durmadan özlüyorum.
birini özlüyorum, bir yeri özlüyorum, bir başkasını özlüyorum, bir zamanı özlüyorum, bir başkasını daha özlüyorum, bir ruh hali özlüyorum, bir başkasını özlüyorum, bir boşluğu özlüyorum sonra yine onu özlüyorum.
zaman geçtikçe farkediyorum, farkettikçe zaman daha hızlı geçiyor.

saçlarım uzuyor, görmüyor.
ders çalışıyorum, görmüyor.

zaman geçiyor, ben bambaşka oluyorum.

yine bir başkası, gözünün önündekini görmüyor.
özlüyorsun görmüyor.
üzülüyorsun görmüyor.
düşünmemeye çalışıyorsun görmüyor.

zaman geçiyor, sen değişemiyorsun.


zaman geçiyor, ama bir yavaş bir hızlı. kış bitmek bilmiyor, sıcak günler hemen geçiyor.
lanet olası mart bitmiyor, haziran bir türlü gelmiyor.
zaman geçiyor ama sen geçmiyorsun, geçemiyorsun. kaybolduğun her seste yeni bir ümit doğsa da, farketmiyorsun. ses ne ki diyorsun, aslında ne değil ki ses.

gözün gördüğünden de iyi görür kulak aslında. yüzünü unutabilirsin, sesini asla. zaman geçiyor, yüzler değişiyor, sesler hiç değişmiyor.


farkettim de, pek köklü değişemiyorum aslında. eskiden de öylesine yazasım geldiğinde açar anlamsız ve bağlantısız cümleleri birbiri ardına sıralardım, sanki benden başkası okusa anlayabilecekmiş gibi. ama ben anlama ihtimallerini seviyorum, anlamasını istediğim biri olsun ya da olmasın, anlayabilir belki beklentisi ayakta tutmaya yetiyor beni. yine neyi neye bağladığımı bilmiyorum. son zamanlarda çok özlediğimi biliyorum. birden fazla kişiyi, birden fazla yönden özlüyorum. bir kez görsem sarsılacağım insanlar var, var. görüp sarsıldığım da var.
özlemeken geberdiğim de var, kilometrelerce uzakta. çok zaman geçtiği için ayrı, yanımdayken bile özlediğim de var. aradan geçen vakti telafi edercesine sarılıp bırakmayasım.

havalar düzelmiyor, oysa ben bahar moduna girmiştim bile. yazık, mart'ı biraz sevebilmek isterdim. mart benim için karanlığı ifade etmeye devam ediyor, ettiği yere kadar.

zaman geçiyor, mart bitmiyor.

17 Mart 2011 Perşembe

defne joy

biraz zaman geçmesini bekledim evet..

Portekiz'deydim haberi aldığımda. Annem arayıp söyledi. Durdum bir an. Aslında çok da bir şey ifade etmemeliydi, üzülüp geçmeliydim. Çok takıldım, çok etkilendim. Öyle ki, şuan Portekiz'de geçirdiğim 2 buçuk gün her aklıma geldiğinde, kaldığımız evi her gözümün önüne getirişimde titriyorum, ölümle bağdaştı benim için o bir kaç gün. Kötü oldu.

Evet çok tatlı aşırı enerjik ve inanılmaz sempatikti. Evet büyük bir hata yaptı, evet yakışmayan bir biçimde veda etti hayata. Ve arkasından oluşan polemikleri haketmeyecek bir kadındı da aslında, Hıncal'ın sözlerinin bir çoğunu haklı çıkaracak hareketleri de olmuştu. (o yazının hemen her cümlesine üzülerek katılıyorum, son cümlenin çirkinliği ve haksızlığı dışında elbette)

Beni bu kadar etkilemesinin sebebiyse, sanırım onunla tanışmış olmamdı. Bir gün geçirmiştik beraber, birlikte bir çekim yapmıştık. Adımı söylemişti defalarca, yüzüme bakarak konuşmuştu. Çakmağımı ödünç almıştı. O zaman minicik olan oğlundan bahsetmişti bana, sevgiyle. İltifat etmişti bana. Çok iyi anlaşmıştık biz. Çok sevmiştim ben onu. Çok kısaydı, ama çok güzeldi onunla geçirdiğim vakit.

Huzurla uyusun, duymasın arkasından konuşulanları. Reenkarnasyon varsa ve bir daha gelirse de, aynı hataları yapmasın, minik yavrusunu düşünsün, ben de onu her andığımda gülümseyeyim tekrardan.


video

15 Mart 2011 Salı

blog meselesi


Bir yerde gördüm, o kadar doğruydu ki, katılmadan edemedim. İşte Türkiye'min hali. fizy'mizin kapanması ilk maymunu, youTube'un kapanması ikinci maymunu, son olarak blogger'ımızın kapanması da üçüncü maymunu gösteriyor aslında. Bana sorarsanız üçüncüsü en ağır ve en acımasız olanıydı. Mesela benim günlüğümü, film ya da müzik eleştirilerimi, teşekkürlerimi, en sevdiklerime adadığım içimden gelen en saf duygularla ortaya dökülen kelimelerimi çaldılar benden. Müziklerimden ya da videolarımdan daha değerliler onlar, hatta hayattaki en değerli şeyler kelimeler.

Bir nevi konuşma özgürlüğümüzü elimizden aldılar, ifade özgürlüğümüze tecavüz ettiler. "nefret" değil doğru kelime, "utanç". Evet, ben artık yıllar boyunca taptığım ülkemde yaşamaktan utanç duyuyorum. Gurur duyduğum tarihime tutunamıyorum. Her zaman güvendiğim Türk zekasından şüphe duyuyorum. En kötüsü de, inancımı tamamiyle kaybediyorum. İyiye gideceğimize dair zaten ölüm döşeğindeki inancım, son nefesini verdi veriyor. Yazık. Yalnızca yazık. Görmedim, duymadım, bilmiyorum mantığı iliklerimize kadar işlemiş bizim. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılar olmuşuz hep beraber. Ve bizim yüzümüze tükürenlere yarabbi şükür demeyi uykudan beter bir alışkanlık haline getirmişiz.

Sonumuz ne olacak bilmiyorum ama, benim sonum bu ülkede olmasın istiyorum, içim kan ağlayarak.

20 Şubat 2011 Pazar

taşınmak

Bir süredir gündemimizde, taşınmak.

Ev taşımak fikri ürkütücü. Ne olursa olsun, iş. Zorlu bir iş. Hele ki taşıyacağınız, ev eşyalarından fazlasıysa. Yükümüz çok ağır bizim, 13 yılın yükü mesela. Benim tüm ilkgençliğim, ilk aşkım, ilk acılaım mesela. Kardeşimin tüm çocukluğu mesela. Büyük dostluklar, paylaşılan binlerce an mesela. Kalbimiz mesela. Evet, düşündükçe emin oluyorum, bu evde benim, bizim, hepimizin kalbi atıyor. Sanki doğal ortamından kopartılmaması gereken bitkiler gibi, başka bir habitatta barınamazmış gibi.

Son zamanlarda sürekli bunu düşünüyorum. Ne kadar da bağlıyım mahalleme. "mahallem"
,Forsa Sokak'tan ibaret olmayan, ev çevrem. Balözü mesela. Balözü'ne yürüme mesafesinde yaşamazsam, ölebilirim gibi. Şanlıer mesela. Şanlıer'de Hilal oturur. Liseye yeni geçtiğim zamanlar, o sokaktan çıkmazdım. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi o günlerde Hilal'le. Arka sokak, benim için arka sokaktan fazladır yani. Şanlıer'den Balözü'ne bir daracık sokak vardır, sanki kimse bilmez orayı, sanki ben keşfettim ve bana özel gibi. Kaan'la sürüyle an paylaşmışımdır o üçgende. Ayrılıklar, kavuşmalar, kavgalar ve sarılmalara en çok şahit olan üçgendir orası. Ordan uzak olmak, düşünmesi bile yaralayan bir başka şey sadece.

Avşar. Naz'la ilkokul 1'den beri biriktirdiğim anlar sayesinde özeldir orası. Naz'ın hala orada oturması, bir telefonla Şule'de buluşmamız. Şule. Şule Pastanesi de ayrı bir olay. Anafen'deyken, 12 yaşında falandım herhalde, dönüşlerimde profiterol yemek için her gün uğrardım. Mehmet'le orada buluşur, dertleşirdim. Gece geç gelirsem eve, babam beni Şule'de beklerdi.Gökhan beni oradan alırdı. Gökhan.. İlk aşkım. yan apartmanda oturan, mahallemizin en tatlı çocuğu. Çocukluğumda kahramanımdı. Düşünüyorum da, hala benim kahramanım o. Saflığın, masumiyetin simgesi benim için. En saf duyguların bembeyaz kağıtlara dökülüp utangaç bakışlarla ellere tutuşturulduğu yıllardı onlar, arka bahçede mahçup gözgöze durup, bir öpücükle, birleşip ayrılamayan ellerle hatırlanan yıllar. Balözü'ne beni aşık eden Gökhan'dır. Bu mahallenin anlamlarından da biridir, en özellerinden.

Odamın camından sokağımı izlediğim sayısız anlar. Sokağın sonunda, köşebaşında belirdiğinde mutlu olduğum insanlar. İstanbul'a her dönüşümde beni kucaklayışına taptığım, sıcaklığı ve sevecenliğiyle beni yıllardır sarıp sarmalayan sokağım. Ta Bodrum'da adını söylediğimde komşu çıktığımız Burak.. İzmir'de yaşadığı halde dayısının bizim sokağın başındaki kahvenin sahibi olduğu ortaya çıktığı an yaşadığım "dünya küçük, ama iyi ki de küçük" hissi. Burak.. Varlığıyla beni mutlu eden bir başka çocukluğum. Sokağımı bana sevdiren bir başka faktör. O kahve 2006 yılından beri bir başka görünüyor gözüme, Burak'ı görüyorum çünkü orada.

Ve yenilik korkusu. Ne ilginçtir, yeniliğe tapan bir insan olmama rağmen, çılgınlar gibi de korkuyorum değişim kavramından. Yeni bir ev, yeni bir oda fikri beni heyeanlandırırken, yeni bir ev yeni bir odada yaşadığımı hayal ettiğimde korkuyla gözlerimi açıp, odama bakıyorum sevgiyle. Yıllardır asılı posterlerime, dört bir yanı saran fotoğraflara, emektar bilgisayarıma, raflarıma, çocukluğumdan beri benimle olan mobilyalarıma bakıyorum, içim ısınıyor. Yaşamımı değiştirmek istemiyorum aslında. Yaşam alanımı seviyorum çünkü, çok seviyorum. Dilara ve Büşra'nın iki üst katımda oturmasını seviyorum, canım sıkıldığında terliklerimi geçirip yukarı çıkmayı seviyorum. Çok yakına bile taşınsak, herşeyin değişeceğini biliyorum çünkü. Ecem mesela, 2. kattan sadece 2 sokak öteye taşındı, ama hayatımızdan çıktı bir anda. Oysa ki, biz onunla da çok yakındık. Yakına taşınmıştı, bir şey değişmeyecekti ki! Ama değişti, koptuk biz. Hem de hiç istemedik. Ecem'i de Dilaram ve Büşram kadar çok severdim, ama gitti o. O yüzden korkuyorum belki de, eskisi gibi olamayacağını bildiğimden.

Hayır, eski apartmanımızı çok seviyorum. Arka bahçemizi çok seviyorum. Komşularımı çok seviyorum. Kapıcımızı çok seviyorum. Onlardan biri bile olmasa, burayı sevdiğim gibi sevemem hiç bir yeri, biliyorum. Bir komşumuz vefat ettiğinde, ne kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Erdoğan Amcam'a "bir şey" olduğunda, ne olduğunu bile bilmeden nasıl kahrolduğumuzu hatırlıyorum çocuk kalbimizle. -35 derece'yi, sırdaşlarım'ı, yazıhane'yi, çay yapmak'ı, ilk hüzünler'i, hatırlıyorum. Unutamam ki, onlar beni ben yaptılar. Bugünkü beni oluşturan şey, anılarımsa, benim tüm anılarım bu 120 metrekare ve çevresinde. Kalbim, yumruk kadar kalbim, tüm bu çevreyi kaplıyor aslında. Bir gün gelip, buradan belki de sonsuza kadar ayrılacağımı bilsem de, bir yanım buraya çivilenmek istiyor, nefes alabildiğim yere.

Sanırım, taşınmak istemiyorum. Sanırım, buraya olan sevgim, bağlılığım, yeniliğe olan açlığıma üstün geliyor. Sanırım Dilara, Büşra, Gökhan, Nurgen ve Nilüfer Teyze, Hasan ve Erdoğan Amca, İmam abi, Balözü, Şanlıer, Forsa, Doktorlar, herşey. Sanırım ben herşeyimi birden kaybetmek istemiyorum.

Ama biliyorum, biz gittiğimiz her yere yeni bir dünya da taşırız. Hani taşınırsak, dünyanın sonu değil, yenilik iyi. Biliyorum. Eğer ki "destine" gerçekse, eğer ki biz kaderimizi kendimiz çizeceksek, en güzelini çizeceğimizi biliyorum. Annem en mutlu olacağı yerde olmayı hakediyor, babam da. Kardeşim de benim kurduğum arkadaşlıkları hakediyor, zira burada onun yaş grubu sadece ps oynuyor, bizimki gibi "sokak çocukluğu" yaşayamadı o, belki gençliğinde yaşar. Bi-li-yo-rum. Her ne olursa olsun, güzel olacak. Biliyorum. Ve buradan ayrılırsam, ölene kadar burayı terketmeyeceğim asla, bunu da biliyorum. Kalbimin bir parçasını burada bırakacağım ve onu ihmal etmeden, tüm anılarımı sakladığım kutuya sürekli bir vitamin atacağım. Unutulmayacak kadar kıymetli anlarımı bana ancak alzaymır unutturabilecek, biliyorum.


10 Şubat 2011 Perşembe

sadece düşünüyorum

çoğu zaman düşüncelerime ayak uyduramayan ellerim var. yazmaya başlarken hedeflediğimden o kadar uzak oluyor ki cümlelerim, okurken ben bile şaşırıyorum. hatta yazarken daha, başlıyorum şaşırmaya. ama bazen birşeyler oluyor ve içimde susmayanlar, hükmediyorlar birden ellerime, o ellerin sahibi ben olmuyorum yazı bitimine kadar.
sanırım öyle anlardan biri, ama eller kendini açıklama ihtiyacı hissediyor niyeyse, sanki ayıpmış, günahmış gibi, düşüncelerinden utanırmış gibi. ama aslında utanmamak gerek, düşüncelere sebep olan hislerdir. hislere sebep olan bir çok etken olmakla beraber, çoğu zaman hep dış etkenlerdir bunlar.
biri sizi üzer mesela. ve o sizin çok sevdiğiniz biridir. üzer, görmezsiniz. üzer, görmezden gelirsiniz. üzer, boşverirsiniz. o kadar seviyorsunuzdur çünkü.
ama bir gün, bir bakarsınız ki, öyle bir kırmıştır ki aslında içinizi, daha fazla görmezden gelemeyeceksinizdir. kendinize sorduğunuzda, sebebini bile bilmezsiniz kırgınlığınızın, mutsuz hissedersiniz sadece onu düşününce. "eskisi gibi" kalıbını daha çok kullanır olursunuz kendi kendinize. "eskisi gibi değil" en genel olanıdır. eskisi gibi olmayansa, hemen hemen herşey olur gözünüzde.

benim bildiğim birşey varsa artık, empati kötüdür. bugüne kadar hep iyi öğretildi bize bu tabir. "empati kur kızım" "empati yap, kendini benim yerime koy" bla bla şeklinde uzayan o cümlelerin alt metni hep, empati iyidir, empati güzeldir, empati doğru sonuçlara ulaşmayı sağlar ifadeleriyle doludur. ama değilmiş. gerçekten empati kurdukça anlıyorum ki, empati iyi değil. eğer siz hassas bir insansanız, ve hatta hassasslığınızı insanlara göstermekten bile kaçınacak kadar hassassanız, empati kurmak sizi sadece yıpratır. "ben olsaydım"la başlayan, her kelimesi acı veren cümleler kurarsınız. ve bu iyi değildir. empati kurdukça kalbim kırılıyor. kalbim kırıldıkça anlıyorum.

empati kötü.

ellerimin kontrolünü de ele geçirdim şuan, artık düşündükçe yazasım bile gelmiyor içimdekileri, çoğu zaman. çoğu zamanı her zamana dönüştürmeyeceğim bir ruh hali istiyorum sadece, o kadar.

19 Ocak 2011 Çarşamba

hani?

birileri bize sevince hayatın kolaylaştığını, güzelleştiğini falan söylemişti. hani? ne oldu onlara? baya baya zorlaştırıyor sevmek herşeyi. kimi sevsen gidiyor, bazen sonsuzluğa, bazen bilinmeyene, bazen uzağa, bazen hiçliğe. gidiyorlar işte. ve kalan için asla kolay olmuyor. giden için kolay olup olmadığını da bilemiyoruz ya çoğu zaman, bazen biliyoruz. gidene de çok zor oluyor.
yani, sevmek hiç kolay değil. sevmek hiç bir şeyi kolaylaştırmıyor. aksine, zorlaştırıyor işte hayatı. yani ne zaman ki bir parçamız kopsa, eksiliyoruz biz, bunun başka yolu yordamı yok.
yani istediğiniz kadar kaçın ondan bundan, asla kendinizden kaçamıyorsunuz ya, işte sizi siz yapan o gerçeklik de yakanızı bırakmıyor, ve sadece zorlaşıyor her şey.
yani zor işte. hani bir de gülümsemek olumlu bir şeydi ya bir zamanlar, bazen bir gülüş öyle hüzünler barındırıyor ki bünyesinde, görünce canınız acıyor, hiç de olumlu olduğuna inanmıyorsunuz.
hani özlemek güzeldi falan, o da büyük yalan, özlemenin fikri bile korkutuyor insanı, korkunç kendisi. yani bırakın, sevmeyin kimseyi. yani yapayalnız yaşayıp ölmenin kötü bir yanı yok aslında. kaybedecek hiç bir şeyiniz yoksa, kaybetmekten de korkmazsınız asla.
ve bu güçlü bir duygudur. hatta gücün kendisi diyorum ben buna.
ve alaaddin'in lambasından bir cin çıksa, ondan dileyeceğim ilk şey, kimseyi sevmemek olurdu. çünkü sevmek çok zor canım. hiç zannettikleri gibi kolay değil. hiç değil.

18 Ocak 2011 Salı

tatlı bela

önsöz ya da açıklama: bu fotoğrafı liseyi çok özlediğim, onunla lisede olmayı çok özlediğim, beraber mezun olduğumuz ve çakma diplomalarımızı yanyana aldığımız için çok mutlu olduğum, o gün liseden birlikte ayrılırken hayatımızın geri kalanında da beraber olmak için kelimeleri kullanmadan bir söz verdiğimiz ve bu sözü şimdiye kadar tuttuğumuz için koydum. çok çirkiniz belki, ama o kadar güzeliz ki aslında..



Bela dediğimizde çirkin, istenmeyen şeyler gelir akla, o öyle değil.
Tatlı dediğimizde de tadından yenmez şeker şeyler gelir, öyle de değil.

ama yine de "tatlı bela" geliyor aklıma onu tanımlamak için, ne bileyim öyle gibi.

Kendisi aslında sadece 2004 yılından beri hayatımda olup, yine de yüzyıllardır varmış gibi hissettirenlerden. Hani birinin huyunu suyunu artık ezbere bilirsiniz, tapsanız da, sinir de olsanız değiştiremezsiniz, ama öyle kabul eder ve herşeyiyle öyle seversiniz ya, hah bu onlardan. Bir yanda anlatsam roman olur kıvamında biriktirdiğimiz anılar, bir yanda bir tanesini bile anlatmaya kıyamayacağım kadar 'bize özel' aslında. Belki o yüzden o kadar ayrı yeri, kimseyle paylaşamam da o yüzden belki, belki zamanla daha da fazla yer ettiğinden bende, bilemiyorum. Bildiğim birşey varsa, lisedeki ilk arkadaşım, hayatımın sonuna kadar arkadaşım olacak çok sayılı insanlardan biri.

Biraz mutsuz bu aralar, onu neşelendirme, koca suratını güldürme görevini her zamanki gibi seve seve üstlendim. Çaktırmasa da kıskançtır, ya da çaktırdığı kadar kıskanç değildir, tuhaf tipin tekidir de, bu özellikleri şuna sebep oluyor, ona blog yazmazsam karın ağrısından uyuyamıyor. Canım. Ben de döşüyorum ara ara, siparişi üzerine. Normalde yazmam için bir anda aklıma gelmesi falan gerekir, ama ona özel bir durum tabii ki söz konusu. İçimden gelenler bitmiyor ki hatuna karşı. Pis.

Şuan 2 kişilik yurt odasını tek başına işgal etmiş, 3 gün sonraki sınavı için stres olmakla meşgul. Yalnız hissediyor kendini, ki değil. Mutsuz hissediyor, ki olmamalı. Yalnızca 5 gün sonra havaalanında beraber free shop'ta takılacağımız, sonra beni uçağıma bindirdikten sonra kendi uçağına gideceği o efsane günü bekliyor olmalı. Ne olursa olsun bu ülke sınırlarından çıkma lüksüne sahip olduğu için bile şanslı olduğunun farkında olmalı. Döndüğünde hep beraber cozutabileceği, onu çok seven arkadaşları olduğu için durup durup sırıtmalı mesela. Bir de ben varım tabii, o yüzden ayrıca bir sevinç krizleri falan geçirmeli.

Bir şeyi de iyi bilmeli, ben bu dünyada ona belki anasından çok kızan insanım. Anasından çok seven insanım diyemem tabii ki, ama muhtemelen anası olsam yine bu kadar severdim. Severim de, döverim de diyorum ona hep, çünkü öyle. Çünkü bazen arkadaşların kafasına vurulmalı, daha net görebilsinler diye. Çünkü arkadaşlar hep ''orada" olmalı, çünkü biz hep "burada"yız birbirimiz için. Ve birşey daha, sınav, okul, lise, üniversite, stres, hepsi bir yere kadar. Kalıcı olan bizleriz. Aslında bize stres yaratan ve bizi üzen herşey, hep geçici olanlar. Mutluluk verenler, iyi hissettirenler ise, sevgi, dostluk, bütünlük, bunlar kalıcı. Bunların varlığıyla sonsuz mutlu olabiliriz aslında. Hem o, hem ben, hem hepimiz, her birimiz. Birbirimize tutundukça güzelleşiyor çünkü hayat. Birbirimize destek oldukça güçleniyoruz ve birbirimizle büyüyor, bütünleşiyoruz aslında. Bunların farkında olmak kadar, bunların farkına varmamıza sebep olacak arkadaşlarımız olduğu için de şanslıyız biz. Birbirimize emek verdiğimiz için şanslıyız, birbirimize sahip olduğumuz için şanslıyız.

Ben böyle görüyorum kendimi mesela o hayatımda olduğu için. "şanslı" Ve onun da şanslı olduğunu düşünüyorum ben hayatında olduğum için, hatta, BEN OLMASAYDIM NAPARDIN LAN diye çıkışmak istiyorum bazen egomu tavana vurdurup.

Sonuç, benim tatlı belam, Miss Piggy'm, Jennifer'ım, Angelina'n seni baya bir fazla seviyor, benim gibi baya da insan var, ama en birinci benim banne banne yani. Suratını asmaya her kalktığında ilk önce bunu aklına getir, (sonra beni) sonra bir sırıt, sonra da kocaman gülümse ki, hepimizin içini aydınlat. Yapmazsan, bana getirdiğin makarnaları ye. Sen anlarsın..

16 Ocak 2011 Pazar

Türk Telekom Arena

''Baba, ne oluyor? Nereye geldik biz? Gerçek mi bu?'' ilk 3 cümlem, kapıdan girdiğim anda. Gerçekten de o an yaşadığım şehirden, ülkeden, hatta zaman diliminden bile soyutlanmış hissettim kendimi. Çünkü şansıma, ben içeri adımımı atarken ışıklar kapalıydı, yalnızca dört bir tarafta ışıl ışıl sarı kırmızı minik aydınlatıcılar, dev bayraklar, ortada ışık oyunları ve koskocaman görkemli bir kalabalık vardı. Nefesimin kesildiğini hissettim, ağzım açık kaldı diye şaşıracak halim yoktu, sadece çığlık atmamak için elimle ağzımı kapatmak zorunda kaldım. Babamın koluna girdim ve yaşadığımız anın gerçek olduğuna, bir simülasyon veya 3 boyutlu bir kandırmaca olmadığına inanmaya çalıştım.

Çılgın kalabalık, muhteşem atmosfer, asla azalmayan ses, rengarenk görüntüler, şovlar, havai fişekler, tezahüratlar, dans gösterileri, birbirinden inanılmaz saniyeler bütünüyle görsel olduğu kadar duygusal da bir şölendi bizim için. Mabedimizi terkedeli bir kaç gün olmuştu ki, şimdi bizi dünyanın merkezinde gibi hissettiren bir dev aynasına bakıyorduk. Bu biz olamazdık, biz daha kendi halimizde, cehennem dediğimiz kutsal toprağımızda mutluyduk. Birden işler değişti.

Bu işin pro, conlarını yapmak bana düşmez. Hiç birimize de düşmez ya, yine de taraftarız biz, bir şekilde doğduğumuzdan beri gönül verdiğimiz bir şey bu. Onda olan her şey bizi ilgilendirir sonuna kadar, hele ki olanlar bize yönelik ve bizi aşağılayacak cinstense.

Bizi Ali Sami Yen'den "kurtardığını" iddia eden o başbakana her birimizin edecek bir çift lafı var da, bir sevgili kulüp başkanımız el pençe divan, bir sevgili kulüp başkanımız çaresiz ve başı eğik. Kesinlikle ve kesinlikle kızdığım nokta başbakandan özür dilemesi değil, yanlış anlaşılmasın. O adam onu yapmak zorundaydı. Ne yapsaydı? Parası yok, beş para etmez herifin teki sırf yetki sahibi diye ona tepeden bakma lüksünü elinde tutuyor, Adnan da buna katlanmak zorunda. Ve eğer kendi "evinde" kendi "insanı" başbakanı yuhalarsa, bunun için mahcup olması ve hatta özür dilemesi, doğaldan da çok, bir gereklilik. Eyvallah. Peki bunu bu hale getirmek zorunda mıydı? Yani insanın en doğal haklarından "tepkisini gösterme" hakkını fazla görüp, başbakanı onaylamayanları "Galatasaraylı olmamakla" suçlamak, doğru muydu? İstediği hakkı görebilir kendisinde, fakat o gün çok büyük bir şey değişti Galatasaray taraftarları arasında. 2006'da baş tacı yapılan Adnan Polat, bir düşmandan farksızdı artık. Son dönemlerdeki başarısızlıklarınıın üstüne bir de böylesi bir "ihanet", taraftarı küstürmekle kalmadı, onları nefretle doldurdu. Ben dahil. Ben Adnan Polat'ın başkanlığını sonuna kadar destekliyordum çünkü onun herşeyden önce "Galatasaraylılığına" inanıyordum. Bir gecede ters yüz oldu tüm düşüncelerim, artık onun benim gözümde bir hainden farkı yok.

Peki bütün bu olaylara sebep neydi? Birincisi taraftarı galeyana getiren RTE bile değildi. Onun protesto edilmesi, kesinlikle bir terbiyesizlik değildi ayrıca. Ben bir taraftarsam, orada kulübümden aldığım kombinemle oturuyorsam, bu kombine özellikle öğrencilere özelse, artık senin kitlen renk değiştirmiştir. Okuyan, aklı mantığı yerinde, kendine ait fikirleri olan, desteklediği insanı medenice alkışlayacağı gibi, istemediği insanı protesto edecek olan bir kitledir karşındaki. Sen onlara kimseyi zorla alkışlatamazsın. İster sana stadyum yapmış olsun, ister seni alıp diskoya götürsün, sen o kitleyi iki tane adamın kuklası haline getiremezsin. Ve her ne olursa olsun, kömür dağıtarak oy topladığı cahil kesimle, okuyan üniversite öğrencisi ağırlıklı taraftar kitlesini bir tutamazsın. Bu stada yatırım yaptı diye, onu alkışlayıp ona "minnettar" olmasını bekleyemezsin. Kaldı ki, bu adam 600 trilyonu cebinden ödemedi. Babasının hayrına, hiç ödemedi. O paralar halkın, gerek alın teriyle gerek vergisiyle takır takır sana ödediği, bu tarz hizmet beklemeden sana verdiği paralardır. Sen bu stadyumun yapımına katkıda bulunduysan, kafa yapını gayet iyi bilen bir topluluktan "bizim için yaptı", "hiç bir çıkarı yok" cümlelerini kurmalarını, buna inanmalarını bekleyemezsin. Beklersen de, öyle kızarır, morarır, aksırır, tıksırır evinin yolunu tutarsın.

Biz Galatasaray taraftarları olarak kulübümüzden soğuduk. Zaten futbol oynamayan takımımızdan uzun süredir şikayetçiydik ama bu stadın oluşumu bizi heyecanlandırıyordu. Şimdi o heyecanımız da sönüp derin bir endişeye, nefrete bıraktı yerini. Taraftar gruplarının bir bir dağılması bundandır. ultrAslan'ın iki tane kendini bilmez yüzünden tüm Galatasaraylılar tarafından dışlanması, bundandır. Yine de bizi protestocu olarak nitelendiren sözde başkanımıza rağmen biz Galatasaraylı olmaktan gurur duyuyorsak, orada şakşakçılık yapmadığımızdandır, tepkimizi cesurca ortaya koyduğumuzdandır. Hepsinden önce, o TOKİ başkanı denen herifin sözlerini duymazdan gelen, ona tepki gösteremeyen, susup kalan, pısırık bir görüntü çizen Adnan Polat'ı istifaya çağırıyorsak, camiamıza, rahmetli Canaydın'ımıza, bize, yönetimimize, tarihimize ve başarılarımıza saygısızlık etmiş bu TOKİ başkanı denen adamın karşısında dimdik durup, sen bize bunları diyemezsin deme cesaretini gösterememesindendir.

Adnan Polat'ın istifa etmesini istiyoruz. Gururlu, onurlu camiamıza leke sürenlerin bir bir temizlenmesini istiyoruz. Ali Sami Yen'de mutlu olduğumuzu bilsinler, bizi oradan kurtardıklarına inanmasınlar istiyoruz. TT Arena'da devam edeceksek, bunu başımız dik yapabilmek istiyoruz. Bu şöleni, tarihi geceyi, bizim için kara leke haline getirenlerin bunun bedelini ödemelerini istiyoruz. Çok şey değil. Biraz onur, biraz cesaret lazım o kadar.


11 Ocak 2011 Salı

Ali Sami Yen




Ben annemin karnındaydım oraya ilk gittiğimde. Annem öyle diyor, sana hamileyken maça gitmiştim Sami Yen'e diye, Beşiktaş maçına hem de! Derbiyle merhaba demişim meğer mabede ben, haberim olmadan. Koyu Galatasaraylı babam bizden önce annemi aslan yapmış orada, kutsal mabedimizde.


4 yaşında falan olmalıyım ilk maçıma gittiğimde, emin değilim ama maksimum 4 diyorum çünkü kardeşim henüz doğmamıştı, onu biliyorum. Çok fazla şey yok hatırımda kalan ama, bacaklarımı demirlerden sarkıtıp sırtımı babama verişimi, gol attığımızda korkacağım yerde avazım çıktığı kadar bağırışımı. Ha, bilerek mi, değil, ama o zamandan yerleşen bir bağ vardı takıma, babamın takımıydı o bir kere.


Sonra başarılar gelmeye başladı. Takımımı benden başka bir sürü insan daha seviyordu. Maçlar kazanıyorduk, şampiyon oluyorduk, kutlamalar yapıyorduk. Ben yavaş yavaş takımı tanımaya, evim dışında bir Mecidiyeköy'ü bilmeye başladım. Sarı kırmızı renklere aşık olmaya başladım, yavaş yavaş hayatımın vazgeçilmezlerinden yaptım onu. Onunla beraber de, orayı. Ali Sami Yen'i. Mabedimizi.

17 Mayıs doğumlu kardeşimi o gün ilk defa çılgınlar gibi kıskandım. Ben 10 yaşındaydım, o 5. O hatırlamıyor bile, penaltılar atılırken o uyuyordu, bense tek başıma izliyordum, annemle babamın yürekleri dayanmıyordu, ne demek olduğunu bilmiyordum ama öyle demişlerdi. Benim çığlıklarımla başladı bizim kutlamamız. Evden fırladık sonra, Bağdat Caddesi'ne koştuk. Yalnızca Galatasaraylılar değil, Beşiktaşlılar, Fenerbahçeliler bile bizimle beraber kutluyordu başarımızı, ağlayan bir Fenerbahçeli bile görmüştüm. Çok sevindiğine yormuştum, çok heyecanlandığına. Hala kötü düşünmem, adım kadar eminim onun da o an mutlu olduğuna.

O zamandan sonra iyice yoğunlaştı bizim Sami Yen'le ilişkimiz. Babam beni daha sık maça götürür oldu. Kocaman bir ekibi vardı, iş yerinden arkadaşları, Mecidiyeköy'den yürürdük stada kadar, hep beraber bağıra çağıra. Formalar, bayraklarla, yüzümde hep boyalarla. Yıllarca böyle gitti bu. Ben oraya giderken hep çok heyecanlanırdım, hep çok mutlu olurdum. Biraz büyüyüp de Taksim'e falan gitmeye başladığımda, önünden geçerken bile mutlu olduğumu farketmiştim, yalnızca maça gitmek değildi olay, oranın kendi büyüsüydü, başkalarının cehennemi, bizim cennetimizdi çünkü.


Mayıs 2006'da oradaydım mesela, Kapalı'da. Çok sevdiğim insanlarla. Ben şampiyonluğu bekliyordum, onlar ise yalnızca takıma destek oluyordu, şampiyon başkasıydı, eminlerdi. Hepimiz için bir mucize gerçekleşti o gün ve biz o stattaki her bir yürek, sadece tek bir insana dönüştük, dünyanın en mutlu insanına. Ben en büyük heyecanlarımdan birini yaşadım orada o gün, en büyük mutluluklarımdan birini. Hayatım boyunca unutamayacağım bir anı kazandırdı bana yine takımım.

Bir de şu Fenerbahçe muhabbeti var. Ben mabedimde 1 tek maça gittim Fenerbahçe'yle oynadığımız, onu da Nonda'nın golüyle 1-0 kazandık. Yani benim 'Ali Sami Yen'de hiç maç kaybetmedim.' iddiam gerçektir, Fenerbahçe maçı dahil gittiğim hiçbir maçtan mağlup ayrılmadım. Bu da bir ekstramdır benim.


Son diye birşey düşünmemiştim hiç orayla ilgili. Hep orası yenilenecek diye ummuştum. Oysa gidiyor şimdi, o oradan gidiyor. Tamam, biz belki de dünyadaki en güzel stada gideceğiz artık, mükemmel bir yeni mabedimiz olacak. AMA. Koskocaman ama'lar kaldı bana. Çünkü ben yalnızca 20 yaşında olmama rağmen bu kadar anı, bağlılık biriktirdiysem kendimde, kim bilir 50, 60 hatta belki 70, 80 yaşında insanlar, takımıma gönül veren diğer yürekler neler biriktirdi bunca senedir. İstemiyorum düşünmek, çok üzülüyorum, resmen canım acıyor.





O film şeridi dedikleri yalnızca ölüm için geçerli değil ki. Aynı şeyleri gözlerimi kapattığımda yaşayabiliyorum işte, şuan oradayım, eski açıkta sarı diyorum, kapalıda ağlıyorum, yeni açıkta susanlara küfrediyorum, I love you Hagi diye bağırıyorum, bir kupa kaldırıyorum, yeni tezahüratımızı ezberliyorum, şampiyonluğu kutluyorum, gol sevinci yaşıyorum. Yaşıyorum orada. Yıkılmasını hazmedemiyorum. Sanki tepeme yıkılıyor, tepemize yıkılıyor. O Avrupa'yı kasıp kavuran, herkesin korktuğu 'Cehennem' şimdi yıkılıyor. İnanmak gerçekten güç.


Neyse ki biliyorum, milyonlarca yürek de orada kalacak benimki gibi. Yeni mabedimizi de öyle sahipleneceğiz, elbet orada da büyük başarılara imza atıp adımızı oraya da kazıyacağız. Ama unutmayacağız nereden geldiğimizi. Yuvamızı. Çünkü şimdi yeni bir eve gidiyoruz, orayı yuva yapmaya. Henüz yuva değil orası, yuva hala Sami Yen.

Kalbimizde, daha fazla yazmama sanırım gerek yok. Üzgünüm, şuan oldukça duygusalım. Gidemediğim için de ayrıca mutsuzum. Canaydın yaşasaydı bana çok kızardı. Nur içinde yatsın.


--ben şimdi gitmiyorum da oradan, ışıklarını kapatıyorum sadece... Hoşçakal, ve teşekkürler..



3 Ocak 2011 Pazartesi

ilginç

gerçekten ilginç, insanın kendini sevmemesi. hayır intihara meyilli depresif ergenler gibi olanından bahsetmiyorum. gayet bilinçli, kendini tanımaya başlayan biri gibi söylüyorum bunları.

oysa ki korkunç bir sevme kapasitem var. herkesi severim ben, gerçekten herkesi. şöyle inanarak, gerçek anlamda, hissederek "sevmiyorum" diyebileceğim insan yoktur. zaman zaman sevmediklerim, bana yaptığı bazı şeyler yüzünden sevmediklerim, anlık nefretlerim falan elbet var ama, genel olarak kin tutamadığım gibi, kime neden kızdığımı bile unutabiliyorum çoğu zaman.
beni tanımayanlar ihtimal bile vermez benim böyle seven biri olduğuma. çevresindeki herkesi seven, bazılarını aşırı seven biri olduğuma. ailesine, sevgilisine, en yakın arkadaşlarına çoğu zaman tapma seviyesinde duygular besleyen biri olduğuma. göründüğüm gibi olamadığıma.

ama gel gör ki, o herkese yeten sevgi kabiliyetim, sevme kapasitem, söz konusu olan benliğim olunca işlevsiz kalıyor. yani, aman ben ne iğrenç insanım kahretsin değil de, neden böyleyim, neden bunları yapıyorum şeklinde bir iç hesaplaşma sonucu vardığım bir nokta bu. kendimi sevmiyorum. hatta şöyle düzelteyim, ben başka bir insan olsaydım, o insanı sevmezdim.

evet evet, aynı benden bir tane olsa, onu sevmezdim. neden? çok kötü, kötü niyetli olduğumdan falan değil. insanların kötülüğünü falan da istemem, ondan da değil yani. çok bir açıklamam yok, ama üzdüğüm insanlar var geçmişimde, ve hatta mevcut zamanda, ve biliyorum ki gelecek zamanımda da olacak.

burcumu suçluyorum, yapımı suçluyorum, bazı özelliklerimi suçluyorum ama yersiz. çünkü bunların bütünü benim ve benim sevmediğim bu ben, değişmeyecek. belki ben zamanla bu ben i sevmeyi öğrenirim, ama başka bir yolu olmadığının farkındayım.

keşke, diyorum. keşke herkesi sevdiğimin yarısı kadar kendimi sevebilsem. çünkü megolomanlıkla da alakası yok narsistlikle de kendini sevmenin. kendini sevmek mutluluğun kapısı benim için. kendinden memnuniyetsizlik ise bütün olumsuzlukları beraberinde getiriyor. haketmeme düşüncesini sokuyor akla, bu sevgiyi haketmiyorum, bu başarıyı haketmiyorum, bu güzelliği haketmiyorum, bu dostları haketmiyorum ya da herhangi güzel bir şeyi haketmiyorum gibi cümleler kurdurtabiliyor insana. bir de hakediyorum cümleleri var. aslında hiç haketmediğin sana yapılan kötü şeyleri hakettiğine inanabiliyorsun, sevgisizliği hakettiğine inanabiliyorsun, haksızlığı hakettiğine bile inanabiliyorsun. ama bunların içinde en en kötüsü, birilerinin sevgisini haketmediğine inanma fikri.

neyse, bilsin yani herkes, ben kendimi hepinizi sevdiğimden çok çok daha az seviyorum, hatta hepinizi seviyorum, kendimi sevmiyorum. peki bencilim diyorsun o nasıl olacak diyorsanız da, onu da sonra anlatırım.