bugün bir kez daha yüzüme vurduğu için belirtmeden geçemedim.
ben veda etmekten baya baya korkuyorum. hazırlıklı olduğum vedanın edilmesinden de, hazırlıksız yakalandığım vedalardan da. çekiniyorum, istemiyorum o anları yaşamak.
edemediğim vedalar en kötüsü. o yüzden korksam bile edebildiklerime şükretmem gerek, başlar başlamaz susmak istedim zaten. bugün sinirler biraz bozuk, hormonlar talking, kusuruma bakmazsınız.
29 Aralık 2012 Cumartesi
21 Aralık 2012 Cuma
sevgili günlük
Sevgili Günlük, biliyorum artık 10 yaşında olmadığımı, hiç bana öyle bakma.
Yazım hatası yapmayacağım, böylece günlüğümü biri bulursa en büyük korkum noktalamalarımla dalga geçilmesi olmayacak, onu seviyorum bundan hoşlanıyorum da yazmayacağım, artık yüzlerine söylüyorum.
Bugün sana biraz kendime kızmalarımı anlatayım diyorum. Hani bazen bana sinirli biri olduğumu söylüyorlar, ne bu agresiflik falan diyorlar ya, onlara daha iyi bir cevap verebilmek için seninle bir prova yapalım dedim, hazır mısın? Muhtemelen değilsindir, ben de hiç hazır değilim ama şurada biz bize değil miyiz? (Annem okuyor mudur yazdıklarımı sahi?)
Bazı şeylere tahammülüm olmadığını zaten biliyoruz, onu sorgulamayalım. Hayalkırıklığı konusunu ele alabiliriz bak, o konu yeni. Hani birileri beni hayalkırıklığına uğrattığındaki tavrım bence ele alınası. Ne var yani, seni düşünmesini beklediğin, duyarlı olması gerektiğini düşündüğün biri hayal ettiğin yönde davranmamışsa? Alnında mı yazıyor ne hissettiğin, ne istediğin? Hayır. Peki bu özeleştiriden sonra bir de karşıdakileri eleştirelim o zaman, dertleşemeyecek miyiz günlüğümüzle. Alnımda yazmadığını keşfettiğimde söylemeye başlamadım mı ben, bunu bunu istiyorum senden diye? Başladım. Yeterince değerliysem söylediğim kişi için, beklentim uzay değilse, benim için bir şeyler yapabilir değil mi, benim için çok önemli olan minik şeyler? Yapmalı. Yapmıyorsa?.. Değil mi? Ben de öyle düşünmüştüm sevgili günlük, bir şans daha ver. Sonra? Bir tane daha mı? Aynen. Nereye kadar? Kredisini tüketene kadar. Ne zaman tüketir kredisini? Bu ona bağlı evet. Rahatlamadım ama ben. İstemiyorum ben krediler tükensin. Of günlük, iyi gelmedin bu konuda, konu değişikliği?
Bak sana ne anlatmadım günlükcüğüm, sevimsiz konulardan uzaklaşalım bence değmez burada oturmuş alkolsüz bir şekilde kendimi hırpaladığıma, sevimli konular gelsin. Esra aradı geçen gün beni, çok mutsuzdum bir türlü uyanamıyordum o sabah. Yatakta ufflayarak açtım telefonu, sesi içimi açtı salağın. Seviyorum o kızı biliyorsun, sırf Kaan'ın müstakbel yengesi diye değil, pırlanta gibi diye, hep gülüyor diye, içten ve hiç yapmacık değil diye. Sımsıkı sarılıyor, "nasılsın?" diye sorarken endişeli gözleri gerçeği söylüyor diye. Sonra klasik 45 dakika falan konuştuk, güldük güldük güldük. Düğüne az kaldı günlük, asıl haber buydu. Evleniyorlar artık. Düşünsene, prenses gibi giyinmemiz lazım o gece, çok gezmem lazım elbise için, çirkin olamam anneanneleri zar zor beğendi "kara kız"ı. Bir de Esra tutturdu, nedimesi gibi olacakmışım. Beni her detayımla bildiğinden, sırtı olduğu gibi açık bir elbise konusunda ısrarcı. E,doğru doğru da, Marmara'nın küçük bir köyünün halkı beni dışlamasın sonra? Bunu sorduğumda güldü ve ısrarına devam etti, eh Esracığımı kırmayacağım elbet. Heyecanlandırıyor bu düğün fikri beni, çok sevdiğim iki kişinin hayatlarını birleştirecek olması fikri daha doğrusu. Çok mutlu olmaları için içten ama çok içten oturup dileyecek olmak da heyecanlandırıyor beni, buradan başka bir konuya geçiyorum.
Mutluluk ilginç kavram günlük. Ağlıyorsan mesela, mutlaka birileri gelir yanına ne oldu der, destek olur, üzülme der ne bileyim. Çoğu içten de olur. Hep konuşulan "kötü gün dostu"nun geçmişte kaldığına inanıyorum ben. Çünkü kötü gününde yanında olmak değil bence dostluk tek başına. Başarısını, mutluluğunu yürekten dileyebilmek dostluk. Her anında içten, her anında gönülden destek olabilmek dostluk. Düşünsene, başarına burun kıvıran ama ağlarken gözyaşını silen bir dost? İmkansız geliyor günlük. Mutluluk paylaşılamıyorsa, ne yapayım sade üzüntülerin paylaşıldığı ağlak ortamları? "Dertleşmek" diyoruz sık sık, arada "neşelensek" ya birlikte? Güzel anlarda elele tutuşsak ya, genelde yapamıyoruz bunu bir saçma çoğunluk.
Sana bugün daha çok yazardım ama, bayadır beklediğim bir şey izleyeceğim şimdi, heyecandan aklımı sana veremiyorum. Ama sana uzun uzun yazacağım söz, yeter ki geçen gün çok soğukta kalıp boğazımı şişirene kadar yürüdüğümü anneme söyleme. Bazı şeyleri sadece seninle paylaşıyorum laf aramızda. Görüşürüüüz.
18 Aralık 2012 Salı
söyleyemediğim
ilk kez yazmaya başladım, sildim, bir daha başladım, bir daha sildim.
neden bilmiyorum, söyleyemedim.
8 Aralık 2012 Cumartesi
Hiç tanımadığım bir şehirdeydim, ilk kez gittiğim bir ülkede. Hiç biri bana ait olmayan yaşanmışlıklarla dolu tek göz bir odada yalnızdım. Mutlu bir odaydı, mutlu insanlara ev sahipliği yapmıştı lakin bana ait değildi. Orada bulunmuş hiç bir nesne ya da kişi bana ait değildi. Ürktüğümü hatırlıyorum. Yalnızlığı çok sevmeme rağmen zaman zaman, o an buz kesmişti ellerim, nefesim düzensizdi. Çaresiz hissediyordum kendimi, güçsüz. Acıkmıştım ve yemek almak için dışarı adım atamıyordum. Sıkılmıştım ama kendimi eğlendirecek seçeneğim yoktu. Elimde interneti olmayan cep telefonum, sevdiklerimin faturası kabarmasın diye henüz 15-20 fotoğraftan ibaret olan albümümle oyalanmaya çalışıyordum. İnternete bağlanmayı başardığım sayılı dakikalardan birinde skype yapmıştık. Aydınlanmıştı içim. Bambaşka ülkeden biri, sevdiğim biri, o sırada evinden, ortak ülkemizden uzak olan biri güldürüyordu yüzümü. Kilometrelerin bizi yalnızlaştıramayacağının kanıtı gibi, yanımda hissettirmişti bana. Bir o arkadaşım, bir de bir yabancı. O yabancı hayatımda hiç yer kaplamadı sonraları. Ama benim hafızamda hep, yapayalnız bir akşamüstümü benimle paylaşan, uzaklardan yalnızlığımı azaltan ve belki de gözyaşlarımın çene hizasına gelmesini engelleyen bir el olarak kalacak o yabancı.
o gece karar vermiştim. hiç kimse ama hiç kimse vazgeçilmez değildi. bir gecede canından vazgeçebiliyordu insan, ya da canım dediğinden. biraz kendinle başbaşalık, biraz kafandaki o su molası için bile durmadan dönene katlanabilme ile ne kararlar alabiliyordun.. dünyanın düzenini ta en baştan kurabilecek kudrete sahipti o beyinlerimiz. bir kaç saatte kendi hayatını tepetaklak edip bundan kimseye pay vermemeyi başarabiliyordu. aklıma birini düşürmüştüm o yalnız akşamda. yanımda onu istemiştim. yanımda olsaydı ne kadar mutlu olacağımı düşünmüştüm. o da uzaktaydı, herkes kadar. ama ben nabzını ensemde hissediyordum, o kadar yakındık esasen. Kalpler bir olsun, öyle derler ya, bir şekilde mesafemiz sıfırlanmıştı yine, hep bir şekilde başardığımız gibi başarmıştık o an da. Hissediyordum beni düşündüğünü. Konuşmadık. Gerek yoktu o an onu aramama ya da beni aramasına. İçimde hissediyordum, sesi kafamın içindeydi yanımda olmasına gerek yoktu. Çok sonraları, kalabalık şehrime geri döndüğümde ona bu ruh birleşmemizden bahsetmedim.. Neden bahsetmediğimi şimdi iyi biliyorum. Eğer ki o hissetmediyse aynı anda, bunu bilmek istemiyordum. Her zaman hayallerimin gerçeklerimden güzel olduğunu iyi bilirim..
O da vazgeçilmez olmadı benim için zaten. Her an, herkesten vazgeçebileceğimi biliyorum. Sadece birilerine onlardan vazgeçemeyecekmiş gibi tutunabilmeyi ister dururum halen. Birileri için vazgeçilmez olmak yetmiyor her zaman, karşılıklı olanlar hep en güzel. Hem, vazgeçebilecek olmak sevgiyi azaltmıyor ki.. 2 yıl önce o boğuk duvarlar arasında vazgeçtiğim kişilerden hiç birini sevmeyi bırakmadım mesela. Sadece,...
yazıların sonunu getirmeyi beceremiyor kudretli beynim.. salak.
o gece karar vermiştim. hiç kimse ama hiç kimse vazgeçilmez değildi. bir gecede canından vazgeçebiliyordu insan, ya da canım dediğinden. biraz kendinle başbaşalık, biraz kafandaki o su molası için bile durmadan dönene katlanabilme ile ne kararlar alabiliyordun.. dünyanın düzenini ta en baştan kurabilecek kudrete sahipti o beyinlerimiz. bir kaç saatte kendi hayatını tepetaklak edip bundan kimseye pay vermemeyi başarabiliyordu. aklıma birini düşürmüştüm o yalnız akşamda. yanımda onu istemiştim. yanımda olsaydı ne kadar mutlu olacağımı düşünmüştüm. o da uzaktaydı, herkes kadar. ama ben nabzını ensemde hissediyordum, o kadar yakındık esasen. Kalpler bir olsun, öyle derler ya, bir şekilde mesafemiz sıfırlanmıştı yine, hep bir şekilde başardığımız gibi başarmıştık o an da. Hissediyordum beni düşündüğünü. Konuşmadık. Gerek yoktu o an onu aramama ya da beni aramasına. İçimde hissediyordum, sesi kafamın içindeydi yanımda olmasına gerek yoktu. Çok sonraları, kalabalık şehrime geri döndüğümde ona bu ruh birleşmemizden bahsetmedim.. Neden bahsetmediğimi şimdi iyi biliyorum. Eğer ki o hissetmediyse aynı anda, bunu bilmek istemiyordum. Her zaman hayallerimin gerçeklerimden güzel olduğunu iyi bilirim..
O da vazgeçilmez olmadı benim için zaten. Her an, herkesten vazgeçebileceğimi biliyorum. Sadece birilerine onlardan vazgeçemeyecekmiş gibi tutunabilmeyi ister dururum halen. Birileri için vazgeçilmez olmak yetmiyor her zaman, karşılıklı olanlar hep en güzel. Hem, vazgeçebilecek olmak sevgiyi azaltmıyor ki.. 2 yıl önce o boğuk duvarlar arasında vazgeçtiğim kişilerden hiç birini sevmeyi bırakmadım mesela. Sadece,...
yazıların sonunu getirmeyi beceremiyor kudretli beynim.. salak.
23 Kasım 2012 Cuma
bugün yarın
değişen şeylere rağmen aynı kalanlara mı tutunuyorum yoksa değişimden hoşlanıp devamı gelsin mi istiyorum hep merak etmişimdir. yıllardır belki aynı şeyi söylüyorum, kendimi ben bile henüz yeterince tanımıyorum diye. tanımıyorum da. gece sıçrayarak uyanıyorum bu ara, neredeyim, neden buradayım, ne ara buraya geldim derken buluyorum ranzanın üst kısmında. sonra evimde gözümü açıyorum, yan odadan sonsuza kadar sürmesini istediğim iki güzel nefes. bana can veren iki yüceden birisi, kendinden bir parça kaybetti geçtiğimiz haftalarda. onun kaybı bizim kaybımız, onun üzüntüsü bizim acımız, onun acısı bizim perişanlığımız. sızı geçmiyor bir türlü. hatırlıyorum, 6-7 yaşlarındayım. "mazinde ibneler yatar, yavşak fenerbahçe" diye eğleniyorlar. bense onu "yaşa fenerbahçe" olarak anlıyor ve kendi içimde meraka kapılıyorum, "ama onlar galatasaraylı. neden fenerbahçe marşı söylüyorlar ki?" o çocuk masumiyetini kaybedeli çok oldu. ilk ölümde sanırım. 10 yaşımda artık çocuk değildim bir açıdan. hatırlıyorum, garip bir gülüşü vardı. bakar bakar eğlenirdim, severdim de. sonra bir gün sevmemem gerekti. unutmam gerekti, sanki kucaklarında büyümemişim gibi davranmam gerekti. sandığımdan fazla içime atmışım, sandığımdan fazla etkilemiş bugünkü benin oluşumunu. öfkeliyim. kime, neden, açıklayamam. ama biliyorum, bizi bugünlere getirenlere öfkeliyim. gidenin geri gelmediğinden bu kadar emin, yetişkin insanların davranmaması gerektiği gibi davrananlara nefret besliyorum. bir de tuhaf bir aşk. nerede okumuştum, şimdi unuttum. arkadaşlarımıza duyduğumuz da bir çeşit aşktır, annemize duyduğumuz da, babamıza olan da. sadece karşı cinse duyulan o kuvvetli his değildir aşk. değil. düşünüyorum, aşığım babama. anneme de aşığım. kardeşime çok tuhaf aşığım mesela. hani küçükken sorarlardı "anneni mi babanı mı" şeklinde o çirkin soruları da psikolojimizi bozarlardı. çocuk kısmımın büyümediği anlarda kendimi üçünden yalnızca birini kurtarabileceğim korkunç senaryolar yazarken buluyorum. her seferinde cem'i kurtarıyorum. küçüğüm ya o, hep küçük kalacak ya benden. ben bir türlü büyüyemezken, ondan nasıl da büyümesini beklediğimi düşünüyorum. haksızlık. her kimse bizi şuan yaşadığımız hayata iten, ondan rica ediyorum, ona yalvarıyorum, hatta ona dua ediyorum. biz hep can olarak kalalım diye. değiştiremesin bizi zaman, açamasın aramızdaki o minicik mesafeyi. herkesin gidebilitesi olduğu şu zamanlarda, o gidemesin, ben gidemeyeyim ondan.
ne söylediğimi bilmiyorum, nereden başladım nerelere geldim yine kaçırdım muhabbetin ucunu. yazının başlığına neden "bugün yarın" dedim, onu da bilmiyorum. şu günlerde bildiğim pek de fazla şey yok zaten.
ne söylediğimi bilmiyorum, nereden başladım nerelere geldim yine kaçırdım muhabbetin ucunu. yazının başlığına neden "bugün yarın" dedim, onu da bilmiyorum. şu günlerde bildiğim pek de fazla şey yok zaten.
30 Eylül 2012 Pazar
Declaration of Dependence
To me, the title, Declaration of Dependence, suggests that the album is about the relationship between the two of you.
"Well, it does reflect the situation of the band. But, it's about the fact that we're two very different individuals, living very different lives, yet there's this bond between us, this musical bond, that we have to acknowledge."
Eirik Glambek Bøe 2009'da çıkardıkları albümle ilgili röportaj verirken bu cümleleri kullanıyor albüm başlığıyla ilgili. Herkese yapacağı gibi, bana da "Declaration of Independence" ı anımsatmıştı ilk. Sevgili Mazzari sayesinde oldukça detaylı öğrendiğim Amerikan tarihinde fourth of july'ı bağımsızlık günü yapan bildiri. Önemli değil. Bu adamlar, Eirik ve Erlend Oye, birbirlerine "bağlılıklarını" ilan ediyorlar bu albümle, ben de aynen bunu düşündüm..
Konsere gitmeden evvel biraz hazırlık yaparım hep. Bir kaç röportaj okur, konserlerinde seyirciden beklediklerini bulmaya çalışır, kıyafetimi bile yaptığım hazırlık sonucu seçerim çoğunlukla. Bu konser, Kings of Convenience konseri, beni aylardır öylesine heyecanlandırıyordu ki, unuttum tüm bildiklerimi, eli ayağına dolaşmış çocuktum sadece.
Kaan tanıştırdı beni bu genious adamlarla. Ben başka bir yerde, başka bir zamanda sanıyordum ama hafızası benden iyi, Ayvalık'ta, daha o rum evine adım atar atmaz, şöminenin karşısına oturduğumda tanışmışım. Ama ilk hangi şarkıyı duyduğumu iyi biliyorum. 24-25.. Declaration of Dependence albümünden. İkinci kısmının sözleri şöyle başlıyor, "what we built is bigger than the sum of two." Eirik'e bu da sorulmuş röportajda.
That what you've "built is bigger than the sum of two"?
"Well, yeah, that could be about the band. But it's actually about another person."
Bu şarkıyla Ayvalık'ta tanışmamla başlayan dependence serüvenim beni bugüne getirene kadar zaten fazlasıyla etkilemişti. Kaan'ın çok sevdiği bir şeyi sevemediğimi hayal edemem ya zaten, onun kadar seviyorum hep. O yüzden heyecanımız ortaktı, artan ve gittikçe ısınan bir heyecan. Cuma gününe kadar.
28 Eylül Cuma günü, 23'teki konser için kapılar 21'de açılacaktı. Yeterince "high" olmadan gidemezdik ya, oldukça fazla bir şekilde gittik. Kimse yoktu sırada, önümüzdeki bir çocuk dışında. Çorlu'dan gelmiş, tek başına, sadece konser için. Tüm konseri telefonuyla videoladı ve her ama her şarkıyı baştan sona ezbere söyledi. 19 yaşındaymış, Galatasaraylıydı bir de, ama adını sormadım nedense.
Kapılar açıldığında haliyle içeri ilk giren insanlardandık ve sahnenin tam ortasında en önde durduk. Babylon'u bilenler sahneyle seyircinin yakınlığını iyi kestirecektir, resmen Eirik ve Erlend ile "elele gözgöze" mesafesindeydik. Tabii konsere 2 saat olduğu için, yere oturup biraz enerji topladık, zaten yüksek olan ruhlarımızı iyice hazırladık yaşayacakları ziyafete. Ve Erlend sahneye geldi. 123'ü takdim edip gidene kadar yerde oturan herkes ayaklanmıştı zaten. 123'ü dinledik, sevdik de, fakat hemen gitsinler istedik tek sebebi de artık sabredemememizdi.
Sonra geldiler. Önümüze, dibimize geldiler. Ne zaman kafamızı kaldırsak gözgöze olduğumuz saatler başladı sonra. Bizim yüzümüzdeki neredeyse salak gülümsemelere sımsıcak cevap verdiler, "sizi anlıyoruz" bakışıyla. Arada çıldırıp dudaklarımı ısırıp gözlerimi kıstığımda genelde Eirik olmak üzere, ikisinden de tatlı göz kırpmalar aldım, beni daha da çıldırttı bu tabii.
My Ship Isn't Pretty ile başladılar, Cayman Islands geldi sonra. Elbette sıralamayı hatırlamıyorum, isterdim hepsini sırayla yazmak ama en önde olunca telefonunu çıkarmaya utanıyorsun, adamlar gözünün içine bakarken. Sadece 1 kere çıkardım telefonumu ve ikisinin de birer fotoğrafını çekip koydum tekrar çantama, onları gördüğüm açıyı unutmamak adına. Me In You, Homesick, Misread, Mrs. Cold, Failure, 24-25, I Don't Know What I Can Save You From gibi bilinen ve sevilen şarkılarını hep bir ağızdan söyledik. Sanırım en iyilerinden biri Know How 'a eşlik edişimizdi. Şarkı bitince, "Thank you for singing Feist's part." diye takdir bile aldık.
Sonlara doğru, 123'ü davet ettiler sahneye, ve bizi zıplatan şarkılar başladı. Önce Boat Behind geldi, şarkının nakaratını elbette seyirciye bıraktılar. Tempo tuttuktan, parmak şıklattıktan sonra, 123'ün solistinin de katılımıyla I'd Rather Dance With You başladı, Erlend solistle birlikte tepiniyordu, biz de yerlerimizde. Şunu da eklemeliyim, Eirik çok cool duruyordu, esprileriyle, sıcak ama cooldu yani. Tarzdı. Sakalları ve uzattığı saçları ona çok yakışmakla birlikte, olgun bir hava da katmış, beklediğim gibi bebeksi değildi. İyi ki de değildi, daha fazla heyecanlanmayı kaldıramazdım.
Bu şarkıyla konseri bitirip, bize veda edip indiler elbette bis için döneceklerdi çünkü yanlış hatırlamıyorsam 4 dakika falan hiç durmadan alkışladık. Çıkıp Big Star 'ı çaldılar ve ardından Eirik'in söylemiyle Rule My World 'ün remixine remix yaptılar ve böylece konser bitti. "Sessiz Konser" in nasıl muhteşem bir deneyim olduğunu göstererek bitti, sanatçıların gözünün içine bakmanın, soft müziği hiç zorlanmadan duyup ayırt etmenin yarattığı büyülü dünyayı hatırlatarak. Arkasından düşündükçe, keşke Winning A Battle, Losing The War, The Girl From Back Then ve The Build-Up da çalsaydı, dedim dedim ama, bu bana eksik hissettirmedi. Sadece 24-25'ın çalması bile bizi yeterince tamamladı zaten.
Konserden çıkıp Babylon'un karşısında yere atabildik kendimizi, etkisinden kurtulmamızın uzun zaman alacağını bildiğimiz saatleri ve duyguları içeride bırakamayıp yanımıza alarak. Yüzümüzde bir dinginlik ifadesi, dünyayı umursamazlık ve sonsuz mutluluk. Her melodisinin içine işlediği böyle çok konser yaşayamaz insan. Şanslı sayıyorum bizi. Bir daha gelin, diye bağırdık arkalarından tabii ki, şimdi bir daha gelecekleri güne kadar anılarımızı taze tutmak adına not ediyorum bunu.
"Well, it does reflect the situation of the band. But, it's about the fact that we're two very different individuals, living very different lives, yet there's this bond between us, this musical bond, that we have to acknowledge."
Eirik Glambek Bøe 2009'da çıkardıkları albümle ilgili röportaj verirken bu cümleleri kullanıyor albüm başlığıyla ilgili. Herkese yapacağı gibi, bana da "Declaration of Independence" ı anımsatmıştı ilk. Sevgili Mazzari sayesinde oldukça detaylı öğrendiğim Amerikan tarihinde fourth of july'ı bağımsızlık günü yapan bildiri. Önemli değil. Bu adamlar, Eirik ve Erlend Oye, birbirlerine "bağlılıklarını" ilan ediyorlar bu albümle, ben de aynen bunu düşündüm..
Konsere gitmeden evvel biraz hazırlık yaparım hep. Bir kaç röportaj okur, konserlerinde seyirciden beklediklerini bulmaya çalışır, kıyafetimi bile yaptığım hazırlık sonucu seçerim çoğunlukla. Bu konser, Kings of Convenience konseri, beni aylardır öylesine heyecanlandırıyordu ki, unuttum tüm bildiklerimi, eli ayağına dolaşmış çocuktum sadece.
Kaan tanıştırdı beni bu genious adamlarla. Ben başka bir yerde, başka bir zamanda sanıyordum ama hafızası benden iyi, Ayvalık'ta, daha o rum evine adım atar atmaz, şöminenin karşısına oturduğumda tanışmışım. Ama ilk hangi şarkıyı duyduğumu iyi biliyorum. 24-25.. Declaration of Dependence albümünden. İkinci kısmının sözleri şöyle başlıyor, "what we built is bigger than the sum of two." Eirik'e bu da sorulmuş röportajda.
That what you've "built is bigger than the sum of two"?
"Well, yeah, that could be about the band. But it's actually about another person."
Bu şarkıyla Ayvalık'ta tanışmamla başlayan dependence serüvenim beni bugüne getirene kadar zaten fazlasıyla etkilemişti. Kaan'ın çok sevdiği bir şeyi sevemediğimi hayal edemem ya zaten, onun kadar seviyorum hep. O yüzden heyecanımız ortaktı, artan ve gittikçe ısınan bir heyecan. Cuma gününe kadar.
28 Eylül Cuma günü, 23'teki konser için kapılar 21'de açılacaktı. Yeterince "high" olmadan gidemezdik ya, oldukça fazla bir şekilde gittik. Kimse yoktu sırada, önümüzdeki bir çocuk dışında. Çorlu'dan gelmiş, tek başına, sadece konser için. Tüm konseri telefonuyla videoladı ve her ama her şarkıyı baştan sona ezbere söyledi. 19 yaşındaymış, Galatasaraylıydı bir de, ama adını sormadım nedense.
Kapılar açıldığında haliyle içeri ilk giren insanlardandık ve sahnenin tam ortasında en önde durduk. Babylon'u bilenler sahneyle seyircinin yakınlığını iyi kestirecektir, resmen Eirik ve Erlend ile "elele gözgöze" mesafesindeydik. Tabii konsere 2 saat olduğu için, yere oturup biraz enerji topladık, zaten yüksek olan ruhlarımızı iyice hazırladık yaşayacakları ziyafete. Ve Erlend sahneye geldi. 123'ü takdim edip gidene kadar yerde oturan herkes ayaklanmıştı zaten. 123'ü dinledik, sevdik de, fakat hemen gitsinler istedik tek sebebi de artık sabredemememizdi.
Sonra geldiler. Önümüze, dibimize geldiler. Ne zaman kafamızı kaldırsak gözgöze olduğumuz saatler başladı sonra. Bizim yüzümüzdeki neredeyse salak gülümsemelere sımsıcak cevap verdiler, "sizi anlıyoruz" bakışıyla. Arada çıldırıp dudaklarımı ısırıp gözlerimi kıstığımda genelde Eirik olmak üzere, ikisinden de tatlı göz kırpmalar aldım, beni daha da çıldırttı bu tabii.
My Ship Isn't Pretty ile başladılar, Cayman Islands geldi sonra. Elbette sıralamayı hatırlamıyorum, isterdim hepsini sırayla yazmak ama en önde olunca telefonunu çıkarmaya utanıyorsun, adamlar gözünün içine bakarken. Sadece 1 kere çıkardım telefonumu ve ikisinin de birer fotoğrafını çekip koydum tekrar çantama, onları gördüğüm açıyı unutmamak adına. Me In You, Homesick, Misread, Mrs. Cold, Failure, 24-25, I Don't Know What I Can Save You From gibi bilinen ve sevilen şarkılarını hep bir ağızdan söyledik. Sanırım en iyilerinden biri Know How 'a eşlik edişimizdi. Şarkı bitince, "Thank you for singing Feist's part." diye takdir bile aldık.
Sonlara doğru, 123'ü davet ettiler sahneye, ve bizi zıplatan şarkılar başladı. Önce Boat Behind geldi, şarkının nakaratını elbette seyirciye bıraktılar. Tempo tuttuktan, parmak şıklattıktan sonra, 123'ün solistinin de katılımıyla I'd Rather Dance With You başladı, Erlend solistle birlikte tepiniyordu, biz de yerlerimizde. Şunu da eklemeliyim, Eirik çok cool duruyordu, esprileriyle, sıcak ama cooldu yani. Tarzdı. Sakalları ve uzattığı saçları ona çok yakışmakla birlikte, olgun bir hava da katmış, beklediğim gibi bebeksi değildi. İyi ki de değildi, daha fazla heyecanlanmayı kaldıramazdım.
Bu şarkıyla konseri bitirip, bize veda edip indiler elbette bis için döneceklerdi çünkü yanlış hatırlamıyorsam 4 dakika falan hiç durmadan alkışladık. Çıkıp Big Star 'ı çaldılar ve ardından Eirik'in söylemiyle Rule My World 'ün remixine remix yaptılar ve böylece konser bitti. "Sessiz Konser" in nasıl muhteşem bir deneyim olduğunu göstererek bitti, sanatçıların gözünün içine bakmanın, soft müziği hiç zorlanmadan duyup ayırt etmenin yarattığı büyülü dünyayı hatırlatarak. Arkasından düşündükçe, keşke Winning A Battle, Losing The War, The Girl From Back Then ve The Build-Up da çalsaydı, dedim dedim ama, bu bana eksik hissettirmedi. Sadece 24-25'ın çalması bile bizi yeterince tamamladı zaten.
Konserden çıkıp Babylon'un karşısında yere atabildik kendimizi, etkisinden kurtulmamızın uzun zaman alacağını bildiğimiz saatleri ve duyguları içeride bırakamayıp yanımıza alarak. Yüzümüzde bir dinginlik ifadesi, dünyayı umursamazlık ve sonsuz mutluluk. Her melodisinin içine işlediği böyle çok konser yaşayamaz insan. Şanslı sayıyorum bizi. Bir daha gelin, diye bağırdık arkalarından tabii ki, şimdi bir daha gelecekleri güne kadar anılarımızı taze tutmak adına not ediyorum bunu.
7 Ağustos 2012 Salı
eskidendi.. uyuyamadığım zamanlarda yazı yazmaya başlamıştım. o yazıların çoğunu yırtıp attım, bir kısmı taşınırken anılarımla beraber eski yuvamda kaldı, çok azı da buralarda. neler yazdım, hatırlamıyorum.
asla insomnia triplerine girmedim. asla "uyuyamayan" bir insan da olmadım. hep sebepleri vardır uykusuzluğumun. bu geceki basit bir çekirge istilası gibi görünebilir. bilmem, öyledir belki de. ama garip, yatasım bile yok..
deniz'i çok andım bugün.. onu gördüğüm bir yerde yürüdüm, onunla oturduğum bir yerde oturdum, sevdiği bir şarkı çalındı bir yerde kulağıma. bugün onu çok andım, çok özledim.. neden gitti, bunu sordum kendime. ve birini kaybetmeden anlayamayacağımız yapılamamışların pişmanlığıyla buruldum biraz..
sevdiğin insanların yanındayken çok anlamıyorsun, yaranın sıcak olduğu anlarda kendini çok hissettirmemesine benzer biraz. yalnız kalınca vurur ama, yara soğuduğunda sızım sızım sızlaması aynı. eve gelip sessizliği yaşadığımda vurdu. özlediğim ne çok şey var..
liseyi özledim. lisede yaşadığım tam anlamıyla "masumiyet" karşılığı sevgileri. ilk dostlarımı, ilk aşklarımı, ilk acılarımı hatırladım. kimlere, neden ağladığımı. ama lanet ederek değil, şükrederek hatırladım..
2009'u hatırladım, herhangi bir insan için "hayatının hatası" olabilecek dönüşüm olayımı. sonunda canımı acıtan hatta belki kanatan, ama beni büyüten, geliştiren olayları.. özlemedim, pişman da olmadım. sadece farklı davransaydım, bir tek kararı farklı verseydim bugün nerede, ne yapıyor olurdum onu düşündüm..
umutsuz bir insan da olmadım hiç. acılarla tükenen değil, güçlenen olmak daha doğru geldi hep. ama bazı acılar, bazı zamansız ve tamamen anlamsız acılar, istemsiz isyanlara da sebep oldu. bağırmak istedim, ne-den?
bulamadım bir neden. sanırım bugün biraz da ondan uyuyamıyorum. uykuyu bu kadar seven ben, kendimi mi cezalandırıyorum o yatağa yatmayarak, inanın fikrim yok.. bildiğim az şeyden biri, kendimi bile hala tam tanımadığım..
ihtiyaç duyuyorum. birine, bir yere, boşluğa ve biraz müziğe. yemek olmasın, içmek olmasın, gözler kapalı ve kulakta hafif bir müzik olsun, yanında elini tutup hiç bırakmamak istediğin biri. o kadar.. bak öyle ne güzel uyurum, ne tatlı dalarım gerçeklikten uzak mükemmeliyetlere..
asla insomnia triplerine girmedim. asla "uyuyamayan" bir insan da olmadım. hep sebepleri vardır uykusuzluğumun. bu geceki basit bir çekirge istilası gibi görünebilir. bilmem, öyledir belki de. ama garip, yatasım bile yok..
deniz'i çok andım bugün.. onu gördüğüm bir yerde yürüdüm, onunla oturduğum bir yerde oturdum, sevdiği bir şarkı çalındı bir yerde kulağıma. bugün onu çok andım, çok özledim.. neden gitti, bunu sordum kendime. ve birini kaybetmeden anlayamayacağımız yapılamamışların pişmanlığıyla buruldum biraz..
sevdiğin insanların yanındayken çok anlamıyorsun, yaranın sıcak olduğu anlarda kendini çok hissettirmemesine benzer biraz. yalnız kalınca vurur ama, yara soğuduğunda sızım sızım sızlaması aynı. eve gelip sessizliği yaşadığımda vurdu. özlediğim ne çok şey var..
liseyi özledim. lisede yaşadığım tam anlamıyla "masumiyet" karşılığı sevgileri. ilk dostlarımı, ilk aşklarımı, ilk acılarımı hatırladım. kimlere, neden ağladığımı. ama lanet ederek değil, şükrederek hatırladım..
2009'u hatırladım, herhangi bir insan için "hayatının hatası" olabilecek dönüşüm olayımı. sonunda canımı acıtan hatta belki kanatan, ama beni büyüten, geliştiren olayları.. özlemedim, pişman da olmadım. sadece farklı davransaydım, bir tek kararı farklı verseydim bugün nerede, ne yapıyor olurdum onu düşündüm..
umutsuz bir insan da olmadım hiç. acılarla tükenen değil, güçlenen olmak daha doğru geldi hep. ama bazı acılar, bazı zamansız ve tamamen anlamsız acılar, istemsiz isyanlara da sebep oldu. bağırmak istedim, ne-den?
bulamadım bir neden. sanırım bugün biraz da ondan uyuyamıyorum. uykuyu bu kadar seven ben, kendimi mi cezalandırıyorum o yatağa yatmayarak, inanın fikrim yok.. bildiğim az şeyden biri, kendimi bile hala tam tanımadığım..
ihtiyaç duyuyorum. birine, bir yere, boşluğa ve biraz müziğe. yemek olmasın, içmek olmasın, gözler kapalı ve kulakta hafif bir müzik olsun, yanında elini tutup hiç bırakmamak istediğin biri. o kadar.. bak öyle ne güzel uyurum, ne tatlı dalarım gerçeklikten uzak mükemmeliyetlere..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)