23 Temmuz 2012 Pazartesi

11 mayıs 2011 tarihli bu yazı, bakmayın şimdi yayınlandığına.

"özel" kelimesinin can bulduğu iki insan onlar. "özel" artık bir kavram olmaktan çıkıyor, somutlaşıyor, önümde bir beden kadar canlı beliriyor söz konusu bu iki kişi olunca.
Melis ve Kaan. Benim benden çok ben parçalarım. Yalnızca onlar yanımdayken tamamlandığımı hissetmeye başladığımda anladım. Öylesine seviyorum ki bu iki kuzeni, önce Melis'i sonra Melis aracılığıyla Kaan'ı hayatıma sokan şanssa şansa, kaderse kadere, o olaylar zincirine, herşeye milyon kez teşekkür ediyorum. Beni ben yaptıkları için..

Kaan mimar. Muhteşem bir insan oluşunun yanında aynı zamanda işinde çok başarılı bir adam. Ayvalık'ta bir iş aldı bir süre önce. Temmuz'da açılması planlanan bir gece kulübünün inşaatını yönetiyor kısaca. Ayvalık'ta uzun süreler geçirmesi gerektiğinden, aylar önce bir rum evi tuttu. Aramızdaki tarifsiz bağdan olsa gerek, özel bulduğu, büyülendiği her şeyi benimle paylaşma, benim de oradaymış gibi hissetmeme sebep olma huyu var. Ayvalık'taki evini hep anlattı bana, hep bir gün orada olmamı istediğini belirtti. Tabii ben de aylardır Ayvalık'a gidebileceğim bir gün gelecek hayaliyle, heyecanıyla bekledim. Geçtiğimiz hafta Melis'le bu hayalimizi gerçekleştirmeye karar verene kadar bekledim. Kaan herşeyi ayarlamıştı, bize yalnızca gitmek kaldı. Melis benden önce gitti, benim cuma günkü talihsiz sınavım yüzünden. Ben de uçağa yetişemeyerek gece otobüsüyle gitmek durumunda kaldım. Melis 2 gece kaldı benden önce, ilk gece Kaan'ın o bana anlata anlata bitiremediği evde, ertesi günse Kaan evi boşaltmak zorunda kaldığından bir yandaki evde. Serdar'ın evinde. Serdar? Serdar Ateşer. Bülent Ortaçgil ile çalışmış, inanılmaz "high" bir müzisyen.. Kim olduğunu anlamanızın mümkün olmadığı kadar mütevazı bu adamın evinde kaldık ondan sonra. Onun yaşam alanında, onu misafir ettik hatta.. Neyse..


Korkunç bir otobüs yolculuğundan sonra Kaan beni karşıladığında dünyanın en mutlu insanıydım. Ayvalık'ın dapdar, eski püskü sokaklarından eve doğru giderken heyecandan içim içime sığmıyordu. Eve geldiğimizde de gördüğüm ilk canlıyı Melis sanıp çığlıklar atmaya başladım. Melis değildi. Kaan'n ev ve iş arkadaşı Naci. İlk izlenimi o kadar kötü bıraktım ki Naci'de, ilişkimiz kesinlikle toparlanamaz sandım, çok büyük bir yanılgı. Melis'i de uyandırdıktan sonra, karnımın açlığına dayanamayıp ilk mızmızlanmalarıma başladım. Kahvaltı istiyordum, Ayvalık tostu. Ama önce Kaan'la şantiyeye gittim. Orada o döküntüde, ben bir ışık gördüm ve bir kaç ay sonra orasının nasıl görüneceğini hayal ettim, anlattım. Kaan da görmüş olacak, gülümsedi.. Sonra bir uçak gördüm, uçma tutkumu en iyi bilen insan o, hiç şaşırmadı uçağa koştururken ben. Fotoğraflar çektik. Sonra deniz kenarına, kahvaltıya.. Neler yediğimizi anlatmaya kalksam, sabahlara kadar yazmam gerekir.. Geçiyorum..

Sonra Ayvalık sokaklarına daldık. Bir şarapçıdan 6-7 şişe şarap aldık, biraz da bira.. Eve gidip bira içmeye başladık, fotoğraflar çektik. İki üç biradan sonra çıkıp Cunda'ya gittik. Muhteşem güzellikteki Cunda Adası'na ilk görüşte aşık oldum tabii. Oturduğumuz yerde Kaan ve Naci'ye yapılan muamele muhteşemdi. Sanki Ayvalık'ın sahipleriyle beraberdik.. Ne istesek anında geldi, efsane yemekler yedik falan. Beğendili ahtapot, kremalı ahtapot, karides börekleri, sıcak otlar.. Yanında rakıyla, muhteşem bir güneşle süsledik yemekleri. Tabii sonra sarhoşluk geldi..
Eve gittiğimiz an herkes bir yere yığılıp sızdı haliyle, ama en çok da ben, yol yorgunu, 30 saatlik uykusuz, sarhoş.. Uyandığımda karanlıktı hava, en alt kattan sesler geliyordu. Arkadaşlarım uyanmışlardı..


Gece başladı sonra. Ev sahibimiz Serdar geldi önce, şömine yandı. Şaraplar açıldı teker teker, müzikler rüya gibiydi. Yeri geldi hep beraber hüzünlendik, yeri geldi kalkıp dansettik. Saatler su gibi geçti, ne ara 5 olmuştu ki hem, Melis Serdar'ın kanepesinde, böcekli alt katta sızdı birden.


Sabah gözlerimi muhteşem bir deniz manzarasına açtım. Odam en üst katta olduğundan en çok manzarayı ben görüyordum. Az uyumuş olmak hiç ama hiç önemli değildi, yaşadığımı hissediyordum gözümü alan güneşle. Denize koşmak, koşmak, koşmak istedim. Evden öyle hızlı çıktık ki, günü sonuna kadar değerlendirecektik. Yine denize sıfır bir yerde Ayvalık tostuyla başladık. Sonra eve dönüp üstümüzü değiştirecek, eksiklerimiz için Kipa'ya gidecektik. Hangi eksikler? Kaz Dağı'nda şelalelerden atlayabilmek için gerekli olan spor ayakkabılar, spor şortlar.. Evet, Kaan'la bir hayalimiz de buydu. Bana bunu benimle yapmanın muhteşem olacağından bahsetmişti, bunun onu çok heyecanlandırdığını anlatmıştı.

Kaan öyle bir adam ki, bir uçurumdan atlamamı söylese, düşünmem. Yanacağımı bile bile ateşe girebilirim o söyledi diye. Ona duyduğum öyle bir güven var, aynı zamanda Melis'te de var bu güven Kaan'a karşı. Ve biz üçümüz, bir araya geldiğimizde yapamayacağımız şey yok.
Kaan'ın bizi götürdüğü her yer büyüleyiciydi bugüne kadar, yedirdiği her yemek, içirdiği her içki benzersizdi. Kaan'ın çok sıradanmış gibi bahsettiği her şey bizim için inanılmaz deneyimlerdi, şimdiyse Kaan'ı ÇOK heyecanlandıran bir şey yapacaktık, onu bu kadar heyecanlandıran şey, benim nefesimi kesiyordu tabii.

Hava soğumuştu Kaz Dağı'na çıkınca. Bizse çıplak bacaklarımızla belki 2 belki 3 derece bir suya girmeye ölesiye hevesliydik. Kaan daldı ilk. Su öylesine kuvvetliydi ki, bizim Kaan'ımız sanki bir yaprak parçası, sanki kuş tüyü, savruldu bir anda. Kayaların arasından düştü, düştü, suya bata çıka düştü. Kalbim sıkıştı. Nefes alamıyorum sandım o kafasını çıkarana kadar sudan. Gülüyordu. O kadar mutluydu ki, hayatımızın rahatlamasını yaşadık onun ifadesiyle. Zar zor yanımıza çıkmayı başardı, ama kararı vermişti, aşağı inmeyecektik! Böylece şelaleye gittik direk. Karşı kıyıya kadar gittik, fotoğraflar çeke çeke. Şelalenin bizi savurmasına izin verdik. Vücudumuzda kesikler açıyormuş gibi hissettiren suya karşı koyduk, çırpındık. Ama o kadar üşüdük ki, ıslak kıyafetlerimizi fırlatıp eşofmanlara büründüğümüzde savaştan çıkmış gibiydik.. Kendimize bir Ayvalık tostu ödülü daha verdik, içimizi ısıtan bir çayla beraber. Mutluyduk, çok mutluyduk. Durmaksızın gülüyorduk. Naci'nin bitmek bilmez komikliklerine gülmekten canım acıyordu artık, nefessiz kalana kadar gülüyordum.

Eve dönüp temizlendikten sonra, tekrar Cunda'ya gittik. Melis gece otobüsüyle İstanbul'a dönme niyetindeydi tüm dil dökmelerimize rağmen. Kaan'la tam bir iş birliği halindeydik bu konuda, aradaki tüm sıkıcı evrelere rağmen, istediğimizi elde ettik ve Melis kaldı. Cunda'da aynı yiyeceklere bira eşlik etti bu kez, rakıyı kaldıramayacaktı midelerimiz. Yine muhteşem bir yemek, üzerine Taş Kahve'de sakızlı kahve.. Arada yediğimiz sakızlı dondurmaları neden atladım bilmiyorum. Dönüşte açık bulunan tekellere dalıp 5 şişe şarap ve 14 kutu bira aldık, ki bu kez içkisiz kalmayalım. Yine şömine, yine nargile, yine müzikler, yine danslar ve yine inanılmaz muhabbetler eşliğinde bir gece daha.. Birbirimizin omzuna bayılıp ayılarak, bu kim bu kim taklitleriyle karnımıza kramplar sokarak, yanımızdayken birbirimize mesaj atarak gecenin keyfini çıkardık. Ve Melis yine Serdar'la sızdı. Bu arada, Serdar dediğimiz bizim yorgan, baya yorgan.

Son günümüz.. Sabah Kaan'ın şantiyeye gidemeyişiyle uyandım. Bırakıp gidemiyordu. Kıyamadım, geceden sarhoştu, bizimle mutluydu, ve pazartesi sabahı kalkıp şantiyeye gitmesi gerekiyordu. O gitti, biz kahvaltıya.. Kaan özlemimize dayanamayıp yanımıza geldi sonra, Naci'yi de alıp gitti bir de. Biz de Melis'le başbaşa olmanın tadını çıkardık bu kez. Sohbet ettik, çay içtik, deniz kenarında yürüyüş yaptık, bulduğumuz ilk dolmuşa atlayıp Cunda'ya attık kendimizi. Kaan telefon edip"neredesiniz?" dediğinde nasıl eğlendiğimizi görmeniz lazımdı.. İnanamadı tabii, sonra atladı yanımızda aldı soluğu.. Yine ayrıldı yanımızdan, bize efsane bir şarap evi göstererek. Çılgınlar gibi genişleyen midelerimiz önce mantı yemeye sürükledi bizi.. Elimizde turistik hediyeler, güneş gözlüklerimiz ve parmak arası terliklerimle inanılmaz komiktik belki ama, attık kendimizi şarap evine. Birer şişe şarabın eşlik ettiği muhteşem bir sohbetti o bir kaç saat Melis'le paylaştığım. En derinime kadar aldım yine onu, içimi tamamen açtım, hiç bir kapalı kapı yok ya aramızda, iyice aştık engelleri. Sözler verdik birbirimize sessizce, sadece gözlerimizle anlattık birbirimiz için nasıl  özel olduğumuzu..

Sonra Kaan ve Naci katıldı bize. Cunda'da son saatlerimize.. Sarhoş taklidi yapmak istedik, yemediler. Fakat sonradan gerçekten sarhoş olduk ve bu sefer gerçek bir komedi filmi setiydi yaşadığımız. Taş Kahve'nin sakızlı kahveleri de ayıltamadı bizi, biz de üçüncü kez kremalı ahtapotları mideye indirirken yanına bira söyledik. Yine sarhoştuk. Bu kez mutsuzluktan mıydı, bilmiyorum. Ayvalık'tan ayrılma düşüncesi canımı yakıyordu. 9 saatte geldiğim yerden ayrılıp 1 saat sonra İstanbul'da olacaktım ve bu düşünce gerçekten bıçak gibiydi. Kaan'ı orada yalnız bırakma fikri, çok zalimdi. Naci'ye bakıp gülümserken, Melis'le sarılırken, Kaan'ın konuşmalarıyla kendimden geçerken hem çok ama çok mutlu, hem de çok mutsuz olmanın ne demek olduğunu hatırlıyordum..

Eve dönüp çantaları toplamaca ve evden ayrılış. Evet, en acı anları tatilimin. İzmir'den edindiğim huyu hala taşıdığımı gördüm, ayrılmadan önce her odayı gezip içimden konuşarak veda etmek, orada kalan sevdiklerimi eve emanet etmek huyu.. 2 gece bana kucak açan yatağa veda ettim, orta kata, böcekler çıkan sandığa, salonun ortasındaki küvete, her anımızın şahidi şömineye, ufak bahçemize, tek tek veda ettim. Kaan'ı onlara emanet ettim içimden. Ve o minik şirin kapıdan çıktım..

Havaalanına gidene kadar bir kelime konuşmadık hiç birimiz.
Ben Kaan'ın kucağında uyukladım, Melis önde kafasını devirdi. Naci'ciğim de zavallım yola konsantreydi.
Havaalanında yine Serdar'la karşılaştık. Gerçek Serdar, yorgan olan değil ev sahibi olan. Onu görünce sanki yıllardır görmediğim bir dostumu görmüş gibi oldum, neden bilmiyorum.

Vedalardan nefret ederim ben.
Naci'ye sarıldım ve vedayı sevmedim.
Kaan'a veda etmek diye bir kavram olamaz zaten.
Melis'e sarıldım ve uçağa bindik.


Şimdi buradayım, nefret ettiğim yerlerde. İki ayrı parçam şuan benden farklı uzaklıkta iki yerde nefes alıyor ve ben onlarla geçirdiğim büyülü 3 günü düşünüp mutlu oluyorum. Fotoğrafların ne kadar canlı olduğuna, her birinde ne kadar "güzel" göründüğümüze bakıyorum. Güzelliğimizin görünüşümüzden değil, mutluluğumuzdan kaynaklı olduğu o kadar bariz ki..


Teşekkür etmek için kelimem yok bu insanlara. Dünya tatlısı Naci'ye, hayatımdaki en özel arkadaşım Melis'e, hayatımda tanıdığım en özel adam Kaan'a, kelimelerim yetmiyor.
Hepsini çok seviyorum sadece. Ayvalık dendiğinde aklıma gelecek 3 kelime şimdi isimleri..








-bir yılı çoktan aşmış bir yazı, tek kelimesine bile dokunmadan yayınlamak istedim. ama değişen, ama gelişen ilişkiler oldu bu zamanda, yine de şimdi okuyunca, 3 günün her anı tekrar canlanınca gözümün önünde, sadece "iyi ki" diyorum.. iyi ki gitmişiz prenses Ayvalık'a ve iyi ki büyülenmişiz o şömineden nasıl olduysa. Sarhoş olmuşuz ya da aşık olmuşuz ya da bilmiyorum. İyi ki işte. -24.07.2012

22 Haziran 2012 Cuma

Çeşme

Kesinlikle abartılmış bir tatil beldesi değil. Güzelliğini ve çekiciliğini ise orayı tıka basa dolduran, gazetecilere "yakalanma" umuduyla ortalarda dolaşan ünlülerden almıyor. Tamamen doğanın biraz da insan emeğinin bahşettiği güzellik bu.

Çeşme'nin en büyük avantajı, orada sıkılmanız mümkün değil, eğlence anlayışınız ne olursa olsun. Gündüzlerinizi sadece yatarak, dinlenerek, sadece serinlemek için suya girerek ve kitap okuyarak geçirmek istiyorsanız, Ilıca'da herhangi bir pansiyonda konaklayarak, kaldığınız yere en yakın sahilden denize girebilir, bu tatili gerçekleştirebilirsiniz. Gündüz gece hiç durmadan müzik, her an aktivite peşindeyseniz, Aya Yorgi'de ister Kafe Pi Beach Club ister Babylon ister Sole Mare'yi seçin, bunu gerçekleştirebilirsiniz. Akşamları biraz daha alternatif arayanlar, rock müziği eğlenceli bulanlar için Paparazzi muhteşem bir seçim olur. Yıllardır az değişen playlisti fakat hiç azalmayan enerjisiyle Paparazzi benim favorim örneğin.















Tabiii bir de surf var.. Babylon'un eskiden bulunduğu yerde Surf merkezleri ve okullarının bulunduğu bölge, Çeşme'nin defterindeki koca bir yıldız. Yeni başlayanlardan profesyonellere, yüzlerce surf sever aynı anda aynı dalgalarla savaşıyor burda. Vaktim kısıtlı olduğu için sıfırdan başlamayı göze alamadım ama kite surf'te çok fena aklım kaldı, bir daha sırf surf için gideceğim Çeşme'ye.








Ve Alaçatı.. Alaçatı için roman yazılır. Alaçatı'nın sokakları için şiirler, şarkılar yazılır, öyle büyülü, öyle ilham verici. Orada yok yok, özellikle Tektekçi'nin Asmalı'dan Alaçatı'ya sıçraması, güzel bir mekanda az içerek ve güzel müzik dinleyerek sarhoş olma seçeneğini de ayağımıza getirmiş. Tektekçi'yi mekan olarak çok beğendim, amaç sarhoş olmak değilse bile gidip mutlaka orada oturulmalı, mandalina ağaçları hakkında konuşulmalı, ve eğlenceli menüsünden en azından bir kaç shot denenmeli.








Alaçatı'ya akşam üstü gitmek gerek. Hava hafiften serinlemeye başlasın, ama güneş ışığı gitmesin. Çünkü güzelim sokakları, binaların yenilenen doğramalarını, begonvillerin güzelliklerini, birbirinden enteresan kapıları etkisi azalan güneş ışığı eşliğinde seyretmenin keyfi bambaşka. Ayrıca, akşam yemeği için küçük bir balıkçıya oturup inanılmaz Ege mezeleriyle hafif bir balığın tadına varmak lazım.

Balıktan sonra da güzel bir Alaçatı turu yaparsanız, köyün aşağısında camii meydanındaki kahvecilerden birinde bulursunuz kendinizi. Sakızlı kahve hiç denemediyseniz Cunda'da falan, mutlaka denemelisiniz. Yalnız sunumu bile ağız sulandırıcı.




Favori Alaçatı fotoğraflarım ise o rengarenk begonviller ve masalar, kapılardan oluşuyor. Bunları paylaşayım ki, Alaçatı'yı hiç görmemiş biri bile oraya aşık olabilsin. Şirinliğiyle her tür övgüyü hakediyor çünkü.




2 Mayıs 2012 Çarşamba

yıl

Garip değil mi, sorular hep sayıyla. "kaç gündür, kaç yıldır, kaç para, kaç saat, ne kadar.." rakamların yanyana gelmesi yetiyor değer biçmeye bazen. Ayak uydurmak ya da dışında kalmak bizim elimizde ya. Yine de anlaşılabilmek adına sürüye uymak gerekiyor çoğunlukla.

Neredeyse 1 yıl olacak dövmemi yaptıralı. Hala her gözüm takıldığında kalbim hızlanıyor. "Sıkılırsın!" diyenlere inat sanki, her gördüğümde daha çok heyecanlanıyorum. Çok seviyorum onu, çok mutluyum benden bir parça olduğuna. 1 yıl. 1 yıldır dövmeyle beraber Kaan'ı taşıyorum sırtımda. Öyle ki, gidip bir yerime "kaan" dövmesi yaptırsam, bu kadar o olamazdı. Onun bir cümlesi hayatımı değiştirmiş, onunla paylaşılmış bir fikir ve rica üstüne dövmemi o tasarlamış, gitmişiz birlikte yaptırmışız. Diyorum ya, direk adını yazdırsam daha çok Kaan olamazdı dövmem.

Yalnız dövmesini değil, kendisini de taşıyorum 1 yıldır. Söylenmemiş şeyler, gizlenmiş, reddedilmiş bir çok kelime. Bazen taşmış nehirler gibi, yatağına sığamamış engin hisler onlar. İlk günden beri kocaman bir yeri varken kalbimde o asla durmadı. Doymadı. Yerini sevdi ama yetinmedi. İşin güzeli, hiç de dile getirmedi. Onun bakması yeterdi, onun yanımda durması yeterdi. Omzumdaki yerinden çok daha büyüğünü kalbimde edindiğinin bilincinde, rahatlığında, güveninde ve mutluluğundaydı hep.1 yıldırsa, habersiz, bambaşka bir yerde. Bunu benim farketmem bile 1 yıl alabildi. Farketmemden çok, kabul etmem diyelim.

Kalp çok ilginç. Alıyor birini, bir yerlere koyuyor. Sana söylüyor ya da söylemiyor, sen onu dinliyorsun ya da dinlemiyorsun. Yaşıyorsun ama ona göre, onun çektiği yöne sürükleniyorsun ister istemez. Kelebekler ediniyorsun, bazen göre göre, bazen hissetmeden bile. Kelebeklerin her yerini sarıyor. Kalbinden yola çıkıp midende çırpınıyorlar. Karın ağrısı. Karnını tutasın geliyor, oysa kalbinde olup bitenler. Adı duyulduğunda çarpan kalp, mideye ne oluyor? Kıskanç mide. Rol çalıyor. Ama sonuç? Kalbinden midene, boğazından ellerine kollarına, her hücrene kadar doluyorsun onunla. Ve o senin her şeyin oluyor. Bazen en iyi arkadaşına aşık oluyorsun. Bazen o sonsuza kadar senin en iyi arkadaşın olarak kalacak, biliyorsun. Ben biliyorum, konu ben değilim. Şanslı insanlar, en iyi arkadaşına aşık olanlar. Şanslı mıyım? Zaman gösterecek. Ama kelebekler? Onlar her yerimde.

7 Nisan 2012 Cumartesi

gece gece aklıma düştün yine.
sana seslendiğim isimle birilerine seslenmek canımı acıtıyor. hem de çok var o isimden biliyor musun?
sorun şu ki, daha bir sene bile olmadı, ama ben seni şimdiden çok özledim. olmuş muydu tanıştığımızdan beri 1 yıl görüşmediğimiz? olmuştu. ama bir daha göremeyeceğimi bilmiyordum o zaman seni. şimdi aklıma her gelişinde bunu getiriyorsun yanında. "beni bir daha göremeyeceksin."

sen ilk gittiğinde, bir hafta kendimi kapatmıştım. o günlerde dinlediğim şarkıları şimdi dinledikçe tuhaf oluyorum yine. Travis'ten Flowers in The Window ve My Eyes beni öldürüyor mesele hala.

*it's such a lovely day and i'm glad you feel the same. cause to stand up, out in the crowd you are one in a million and i love you so lets watch the flowers grow.

sanırım bir daha aynı hissedemeyeceğimiz için, bir daha çiçeklerin açtığını, baharın şehri güzelleştirdiğini göremeyeceğin için, sana gerçekten milyonda bir olduğunu söyleyemeyeceğim için. dinleyip dinleyip ağlamıştım günlerce.

my eyes'ta sadece "we can't see what you'll be" sözü bile nefesimi kesmeye yetiyor hala. nasıl göremeyiz ki? muhteşem bir genç adam, kim bilir neler olacaktı senden.

bir de sana hiç söylemediğim için çok pişman olduğum birşey var. "doğru söylemiştin. hepsinde haklıydın." okuyamayacağını bilerek yazmak ne kadar da kolay. ama vallahi bak, şimdi şansım olsa sana da söylerdim, yüz yıl güleceğini bildiğim halde. gülüşünü özledim. ne kadar zaman harcamışız surat asarak, belki de gülmekten başka yapacak şeyimiz olmasa da olurdu. Lisedeki gibi. Tek derdimizin okuldan kaçıp Ortaköy'e gitmek olduğu günlerdeki gibi. Senin o ergen suratınla karşıma dikildiğin günkü gibi.

Bir şarkı daha var, ilk "hissettiğimde" suçluluk duymuştum. Çünkü acı ilk günkü gibi değil. İlaçlarla içkilerle arkadaşlarla ancak dayanılan zamanki gibi değil. Hiç değil hem de. Joshua Radin, Brand New Day. Adından da belli ya,

it's a brand new day, the sun is shinningit's a brand new day, for the first time in such a long long time i know i'll be okay.
biliyordum çünkü iyileştiğimi. iyiyim de. ama böyle aklıma düştü mü bir kere de, senden başlıyorum, bütün o zamanlara, bütün kaybettiklerime, bütün özlediklerime gidiyorum. İzmir'e gidesim, Kordon'da tek başıma oturasım, dedemi ziyaret edesim geliyor. Adını bu sefer sulara bakarak söylüyorum. Böyle anlarda yanımda olan hiç kimse olmuyor. Sen de olmazdın belki, belki, asla bilemeyiz..


5 Şubat 2012 Pazar

salaklığımızdan sana yazamadıklarım

selam canım arkadaşım.
2009'dan bugüne baktığımda şuan mesela neden birlikte değiliz, bilmiyorum.
sen benim hayatımda herşeyin değişmesine sebep oldun, harikasın, ama neden benimle ilişkinin de değişmesine sebep oldun, onu anlayamıyorum.
sizin genler muhteşem, biliyorsun değil mi? baya hem güzel hem akıllı soysunuz. kadın, erkek hepiniz.
ama mallık da genetik olsa gerek. (aile büyüklerinize lafım yok, siz genç jenerasyona sözüm.) malsınız, üzgünüm.
ha o mallığınıza rağmen her birinizi tek tek çok sevmiyor muyum? öküz gibi de seviyorum.
bakıyorum, her zamanki gibi çok güzelsin. görmen gerek, ben de çok güzelim bu ara. nedenini görünce değil anlatınca anlarsın.
kasım'da iki arkadaşımız evlendi. dünya tatlısı bir çift. bunu neden söylediğimi de görünce anlatırım.
senin zekana ve gerizekalılığına aynı anda hayranım, tuhaf değil mi? diyeceksin ki sen farklı mısın, sonuna kadar haklısın. ben de hem süperzekayım, hem süper gerizekalıyım. o yüzden çok iyi ve çok kötü anlaşıyoruz.
karnıma ağrılar giriyor, ne güldük ne güldük o gün, ama hatırlamazsın, çok sarhoştun sen.
sonra bizi eve bırakmıştı, sen onu hatırlarsın, sarhoş olan bendim o sefer. ama yolu yine sen değil, ben tarif etmeye çalışmıştım sarhoşluğum içinde.
o yok şimdi, biliyorsundur. öldü. azıcık mal olmasaydın da o gün gelseydin. seni gördüğüm yerde bunun için pataklicam, unutturma.
çok şanslısın. muhteşem insanlar tarafından seviliyorsun, bunlardan biri de benim hala.
yerinde olsam, şansıma şükreder, minnettar olur, ne bileyim bunun için sadaka falan dağıtırdım.
ben sadakamı kendimden fedakarlık ederek dağıtmayı tercih ediyorum, denemelisin.
neyse sözüm o, seni özledim. şimdi diyeceksin ki yurtdışında mı yaşıyorum des, ukala seni.
ama bilmiyorsun, bazen insanların yarattığı mesafeler, fiziksel, ölçülebilen uzaklıktan beter ediyor adamı. yani biz açıyoruz aslında o yurtdışı mesafesini. öyle bir mesafe ki, telefon hatları bile yok oralarda.
sen gel içindeki uzaklıktan kurtul.
xoxo. des.

2 Şubat 2012 Perşembe

takvim yaprağı

Bugünün nasıl kutsal bir tarih olduğunu söylemek istedim.
Şuanda biri yeryüzünde diğeri gökyüzünde olan iki meleğin dünyaya geldiği gün bugün.

Anneannem. İstisnasız bütün anneanneler melektir zaten. Benimki elbet bana ayrı bir melek. Hani benden alsın, ona versin. O yaşlanmasın. Böyle kalsın işte. Dünya tatlısı, bal gözlü, gençliğinde dünyanın en güzel kızı, şimdi de dünyanın en güzel anneannesi.

Kaan'ın annesi. Tanımadım hiç, gökyüzünde olan o çünkü. Ama anlatamam aslında nasıl tanıyorum bir yandan. İçindeki tüm ışığı, güzel gözlerinden fışkırtmış da oğullarına geçirmiş ve muhteşem iki oğlu vasıtasıyla onu tanıma fırsatım olmuş böylece.

2 Şubat güzel bir tesadüf, her ikisinin de doğum günü. Dün anneanneciğime minicik bir pasta kestik, doğum gününü kutladık. Utana sıkıla Kaan'a mesaj attım sonra, annen iyi ki doğmuş diye. (İyi ki doğmuş da seni doğurmuş, şansım benim.)
Tabii anneannem iyi ki doğmuş annemi doğurmuş o da beni doğurmuş falan. Bir kere de saçmalamasam olmaz değil mi.


31 Ocak 2012 Salı

kar, buz ve insanın içini donduran esas soğuk

Benim Forsa'dan uzak ilk kışım. Forsa'nın ve Balözü'nün karlar altındaki güzelliğinden uzak ilk beyazlığım. Gökhan'ın taş misali kartoplarından nasibimi alamadığım, Dilara'yı kara yatırıp ağzına burnuna kar dolduramadığım, Arka mahallelere kadar kovalanıp yerlere yığılmadığım ilk kar tutumu bu.

Ne depresifmişim arkadaş, hayır aslında değilim. Hüzün dolu sadece bu. Alışkanlıkları bırakmak ne zaman kolay ki zaten? İnsan 15 yıllık sevgilisinden ayrılsa özlemez mi onu? Alıştığı kolları hissedemeyince bedeninde, boşluğa düşmez mi? Ben de Forsa'dan uzak öyleyim işte, alıştığım kolları arıyorum durmaksızın.

Camdan bakıyorum, değişik bir sokak. İşlek bir sokak hem de, doğru düzgün kar bile tutmuyor yollar. Kaldırımları bile aşındırıyor Cadde insanları. Bizim sokağımız öyle miydi hiç? Araba geçemezdi, pamuk gibi kalırdı günlerce.

Kardanadam yapardık kesin. Havucu, zeytini de eksik etmezdik. Apartmandan çaldığımız süpürgeyi de takardık koluna mutlaka. Büyümedik ki hiç bir zaman. Hiç ama, hep çocuk kaldık biz o sokakta.

O nedenden ki kendimi yaşlanmış hissediyorum. Ne Boğaziçi'nin beyazlar altında güzelliği, ne Cadde insanının kar maceraları, o heyecanı yaşatamadı bana. Forsa'da toplanan çocuk kalplerimiz, karlar altında en mutlu anlarımız, yok artık. En azından benim için.

Şeytan diyor şimdi bas git oraya. Ama koca kıçlı üşengeç de izin vermiyor. Mal. Bir daha ne zaman 20li yaşlarında olacaksın acaba? Anca otur kıç büyüt. Dizi izle. Mal. Beyinsiz. Vallahi gerizekalı bu çocuk.

İçimi üşüten ne kar, ne buz. Beni bu fikir üşütüyor işte, uzaklık, yaşlılık, geçmişte kalmışlık, yeni bir ev. Kendimi kesesim var.