20 Ocak 2012 Cuma

vizyon sahibi olmak ya da olmamak

Ağır şeyler yazacağım, hiç üzgün değilim. Çünkü düşündükçe tüylerimi diken diken eden bir gerçeği anlatacağım şimdi size, Türkiye'nin en iyi üniversitesi olarak anılan Boğaziçi Üniversitesi'ndeki bir rezaleti yazacağım, umarım sizin de gözünüzü açmayı başarırım, umarım siz de benim gibi tepki verebilirsiniz olaya.

TK kodlu bir dersimiz var, Türkçe diyelim, HER bölüme zorunlu. 2. sınıfta, her iki dönem birer tane olmak üzere 2 ders alıyoruz. Alanlar bilir, sonsuz sayıda section olmasına rağmen, kota problemi dolayısıyla, kendi programımıza da uydurma adına genelde hangisi uygunsa onu alıyoruz, hoca, hocanın notu, çok farketmeksizin, almak durumunda kalıyoruz dersi. Bu dönemin başında, programıma tek uyan section, hatta kalan son yer olarak Baydan isimli hocadan dersi aldım. Zar zor eklediğim için, şımarıklık yapmaya hiç hakkım yok gibi hissediyordum ve sesimi çıkarmadım tabii, pazartesi sabahları, sabahın 9unda olan derse ilk hafta ilk kez gittim..

Daha ilk dersten anlamalıydım aslında, hocamız, okuyacağımız kitapları tahtaya yazarken bence yüzyılın gafını yaptı ve ATİLLA İLHAN yazdı.. Afalladım, koskoca TÜRKÇE hocası, koskoca BOĞAZİÇİ'nde EĞİTİM veren hoca, Attila İlhan'ın adını doğru yazamıyor muydu? Bir anlık boşluğuna geldiğine inanmak istedim..

Dönem içinde kendisinin korkunç hatalarını ve inanılmaz derecede yanlış tutumunu üzülerek izledim, başarısız buldum onu bir eğitmen olarak, ama söz düşmezdi, herkesin kendi tarzı vardı. İsyan etmeden beklemeyi tercih ettim, vize sınavına kadar..

Halide Edip'in "Handan" isimli romanından ve Ayşe Sarısayın'ın "Yorgun Anılar Zamanı" isimli öykü kitabından sorumluyduk. Bana kalırsa çok daha başarılı bir roman, çok daha etkili bir öykü kitabı okutulabilirdi Boğaziçi öğrencilerine, ama koordinatörlüğe saygı duydum tabii. Sınav tam bir hayal kırıklığıydı öncelikle, sorular, o kadar ama o kadar başarısızdı ki, hocanın 2 saat süre verdiği sınavı yaklaşık 45 dakikada bitirip, sıkıntıdan patlayarak çıktım.

Şimdi kendimle ilgili ufak bir detaydan bahsedeyim ki, isyanımı haksız bulmayın: LGS ve ÖSS dahil, hayatımda girdiğim TÜM sınavlarda, Türkçe ve Edebiyat bölümlerinden ya tam puanla, ya da 1 yanlış yaparak çıktım. Kompozisyon yazmayı çok severim, dergilerde yazılarım çıkmıştır, şimdiye kadarki tüm Türkçe hocalarım yazılarımı çok beğenmişler, beni yazmaya teşvik etmişlerdir, okuduğumu her zaman çok iyi ve çok hızlı anlarım, duraksamadan yazarım, ikinci kez okumam, ve her sınavdan çok yüksek bir puanla çıkarım. Kitapları iyi okurum ve çıkarımlarım hemen her zaman tam olarak doğrudur. Yorumlamama güvenirim, bilgime zaten fazlasıyla. Arkadaşlarımın bile yazım yanlışlarını düzeltirim, anlatım bozuklukları beni çileden çıkartır. Ve Türkçe kodlu bir dersi, elimi kolumu sallaya sallaya AA ile geçeceğimden en ufak bir şüphem yoktur.

Bunları neden anlattım, çünkü vize açıklandığında aldığım"63" puan beni şoka uğrattı. Kağıdımı incelediğimde şokum daha da arttı, bir sorum tam puan almış, yanında bir not: "Yazdıkların tam değil ama herkesten farklı yazdığın için tam puan verdim." NE?'!. Bir diğer soruya cevap olarak yazdığım yarım sayfalık makalenin üstü çizilmiş ve bir kısa dalga notu düşülmüş: "Soru anlaşılamamış." NE?!. İşte bu notları gördükten sonra sayın hocaya söyleyecek bir kelime bulamayıp yerime oturdum ve şokumu içime attım.

Gelelim esas kabusa, final sınavına. Sorumlu olduğumuz kitaplar bu kez çok değerli Attila İlhan'ın "Ben Sana Mecburum" isimli şiir kitabı ve Halikarnas Balıkçısı'nın yine muhteşem bir eser olan "Mavi Sürgün" adlı otobiyografik anı kitabıydı. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, Mavi Sürgün kitabından çok şey öğrendim. Cevat Şakir ve Halikarnas Balıkçısı olarak iki ayrı karakter tanıdım mesela aynı insana dair. Bugün hepimizin turizm amaçlı kullandığı o güzelim Bodrum'a dair hiç bilmediğim etkileyici gerçekler öğrendim. Ağustos böceklerinin hazin hikayesinden tutun da, Bodrum'un bir turunçgil cenneti haline gelmesinde Halikarnas Balıkçısı'nın emeğine kadar. Gerçekten, muhteşem bir kitaptı bu. Ve kendi kendime şunu dedim okuduktan sonra, "keşke ben bir hoca olsaydım da, muhteşem sorular sorsaydım öğrencilerime, neler öğrenmişler bu kitaptan, neler çıkartmışlar acaba"

Gelin görün ki sayın Baydan, efendim yazar bilmemnerden geçerken nereyi hatırlamıştır, bilmemnereyi nasıl keşfetmiştir, bilmemnerde hangi mitolojik hikayeyi anlatmıştır şeklinde, 4 tane birbirinden niteliksiz, birbirinden kalitesiz soru sormuş bize. Amaç, nokta sorular sorarak kitabı okuyup okumadığımızı test etmek kendince. Hadi bunu anlarım, okuyan ve okumayan, okuyan ve birine anlattıran, okuyan ve özete göz gezdiren arasındaki farkı ortaya çıkarmak istemiştir, haklıdır. Fakat o zaman 1 soru sorulur, o kitaptan sorduğun 4 sorunun 4ü de böyle olursa, sana yazıklar olsun derim ben, kitabı harcamışsın derim. Ne yazık ki Ben Sana Mecburum da güme gitmişti. İçinden seçilen bir şiiri inceleyip, hangi mısrada çağrışım var, hangisinde ad aktarması, hangisinde "alışılmamış bağdaştırma" var bunu yazmamızı istemiş.

Sonuç, tam bir hayal kırıklığı. Sorulara bir saniye göz gezdirdikten sonra ağzımdan bir "inanamıyorum" nidası çıkmadı desem yalan olur, "yok artık" dedim yüksek sesle. İki değerimizin eserleri ancak böyle aşağılanırdı, Boğaziçi öğrencileri ancak böyle yerin dibine sokulurdu, böyle hafife alınırdı. Cümle bu, "yazıklar olsun."

Ne yazık ki bu insan böyle bir üniversitede ders veriyor ve bu konuda yapabileceğimiz pek de bir şey yok. Size sadece tavsiyem sevgili BÜ öğrencileri, programınıza tek uyan section olsun, diğer tüm sectionların kotaları dolmuş olsun, yazın alın, diğer dönem alın, okulunuzu uzatın ama bu hocadan ders almayın. Belki küçücük bir protesto olur bu. Çünkü biz bunu haketmiyoruz, kendinize bunu yapmayın derim. Sevgiler, ve geçmiş olsun.

31 Aralık 2011 Cumartesi

2011

Yeni yıla nasıl girerseniz yıl öyle geçmez. Ben artık bundan oldukça eminim. O yüzden bırakın batıllarınızı bir kenara, bırakın kapitalizmin bize dayadığı mecburiyet hissini, sıyrılın klişelerden ve yanınızda herhangi bir günde olmasını istediğiniz insanlarla, sıradan, keyifli, zamanın asla durmadığının bilincinde, sarılarak, sevişerek, hatta televizyon bile açmadan, güzel bir akşam geçirin. Geri sayımı yapalım, ne de olsa kocaman dünyamız bir koca turunu bitiriyor, onu kutlayalım yalnızca..

2011 hayatımda belirsiz bir yıl olarak kalacak hafızamda. Ne 2007 gibi muhteşemdi diyebileceğim, ne 2009 gibi felaket.. Çünkü acılarla mutlulukları yoğuran, eskilerle yenileri iç içe geçiren, çok güldüren, çok ağlatan bir yıldı bu, ortalarda takılacak.. Yine de bir yıl değerlendirmesini hakediyor gözümde..

İlk ayları hızlı geçmişti 2011'in. Melis'in yanına gitmemle Ocak hareketli başlamıştı. Dünya güzeli Floransa, Melis'in yarım yıllık yuvası Torino, Milano ve sonrasında sıcak İspanya'nın Madrid'i ile İstanbul'un ikiz kardeşi Lizbon.. Telefonumun bağlayıcılığından iki haftalığına sıyrılmıştım, günde bir, belki iki kez alıyordum elime, hayatta daha özgür hissettiğim bir zaman dilimi yok.

Ne kadar hayal kırıklığıyla da bitse, güzel kısımlarını hatırlayarak mutlu olabilme kapasitem var. Şubat, Mart ayrılık kokan aylardı. Her gün bir hüzün içimde, önce gidişini sonra döndüğünde eskiyi yakalayamayacağımızın bilinciyle burukluk doluydu bünyem. Gitti, bir daha hiç bir şey öyle olmayacaktı. Bitti, bir kaç yaş daha ekledim ağacıma.

Mayıs.. Hayatımın dönüm noktası belki de. Mucizemin varlığı.. 10 saatlik işkencemden sonra, yıllarca işkence çeksem değeceğini bildiğim bir yere bağlandı çünkü yolum, Ayvalık.. Yıllardır hayatımda olan, ama artık hayatım olan, canımın içi Kaan. Tesadüfler sonucu girmiş hayatıma, ama bambaşka bir boyut getirmiş bana, Melis. Onların varlığıyla büyülü, hayal dünyasından farksız bir kaç gün, ve sonrası.. Mayısın son günleri, ilk dövmem.. Kaan'ın çizdiği, özel ama hüzünlü bir günde gidip yaptırılan ilk dövmem.. Aynı gün Kaan'ın da koluna o sonsuzun çizilmesi tesadüf değildi, belki kelimelere dökmedim bunu ama, benim sonsuzumdu o, hissediyordum. Şimdi öyle bir yerde ki o, ne bir adım uzağa gitmesine tahammülüm var, ne de bir adım yakına gelmesine.. Orada çok güzel, orada çok kilit o.

Güya asılacaktım okula, bıraktım gitti ucunu. Yaz okulu müdavimliğiyle sonuçlandı bu hareketim. Herşeyde bir hayır var ya, Temmuz'da İstanbul'da olmam gerekiyordu. Böyle istenmişti sanki. Oldum, tüm acıyı yaşamak için İstanbul'daydım ben. Rock'n Coke her aklıma geldiğinde mideme bir sancı saplanması ondan. Çöl sıcağıydı belki, içim donmuştu ama, acı öyle bir şey. Geçmişimde, bugünümde, geleceğimde de hep olacağına inandığım Deniz'imi aldı benden 2011. Dedemin kaybından sonra yaşadığım en büyük acı. 22 yaşında genç, yakışıklı, zeka küpü, başarılı bir gencin vedasına zaten üzülürdüm, bir de o benim yıllarım olunca, bir de o benim hayallerim olunca, üzüntü katlanılmaz oluyor, o mezar taşı sanki göğsümün üstüne bastırılıyor da, nefesimi kesiyor. Gel de sev şimdi bu yazı..

Ağustos, Amsterdam.. Kaan'ın bana en büyük sürprizi.. Annemle babamın da ağzımı açık bırakan katkısıyla Kaan beni bir başka masal diyarına götürdü. Amsterdam'daki 5 gün, sanırım dövmemdeki kuş olduğum 5 gündü. İşin güzeli, artık sırtımdaki kafesi de görmüyordum. Öyle bir sardı beni özgürlük hissi, acılardan arındım, yine umut doldum, sevgi doldum, attığım her adımda içim aydınlandı sanki, öyle döndüm yuvaya.

Sonbahar.. Balözü'nde son sonbaharım. Neredeyse her gün gittim, bir daha arka sokağımda olmayacağını bilerek. Deniz'i anlattım, Kaan'ı andım, Gökhan'la nostalji yaptım, kızlarımla defalarca dertleştim, son olarak Kaan'la tanıştırdım. Balözü de benim kadar hüzünlüydü ben taşınırken, ve şimdi oturmuş yeni evimizde yazıyorum 2011'e veda yazısını, al sana yeni yılda yepyeni bir hareket.

2011'de biraz acımasızdım belki de. Kaybettiklerimin etkisi büyük, kaybetmekten çok da fazla korkmadığımı farkediyorum üzülerek. Genelde kaybeden hep başkası oluyor ya, ben ölümler yaşadıktan sonra ayrılıklara, küslüklere takılamıyorum artık. İnsanların ne büyük çaresizlikleri, hastalıkları, ölümleri, kayıpları olduğunu gördükçe, dinledikçe, gözünün içine bakarken düşman bakışlarını saklamayan, adı dost olan ama seni hiç tanımayan insanlardan ne kadar uzak olursan o kadar iyi olduğunu daha da iyi anladım. Bir, iki, üç, hop, kayboldular hayatımdan. Vakitleri dolmuştu, onların da adı arkadaşlık olan "hayat" metaforunda "ömür"leri bu kadarmış, öldüler, üzüldük, geçti. Uzak anılarda kaldılar, fazla değil, bir iki gülümseme, bir iki omuz silkeleme.

Kışı anlatmaya gerek yok, kış esas 2012'de yaşanacak çünkü. İzmir'de, Uludağ'da, İstanbul'da olacak şimdilik. Kim bilir, belki yeni yıl yeni sürprizlerle gelir, belli mi olur. Kaan'ın bana sözü var, Phuket'e götürecek beni. Kızdırırsa, beyaz kumu yiyecek kafasına, bir hamakta sallanırken iticem onu, düşecek. Söylenip duracak sonra, ben de sonsuz güleceğim yine.

Sena'yla elele, yürek yüreğe olacağız yine. O belli etti rengini, o benim rengimden. Biz onla yine anlamayan bakışlara maruz kalacağız gülme krizlerimiz karşısında. Her başına geleni, 3 saat konuşacağız, 5 saat içip oyun oynayacağız sonra.

Taşınmış olsak da Dilara,Büşra,Gökhan benim komşularım olacak yine. Canım sıkıldığında yine Balözü'nde buluşacağız.

Özge miniminnacık kalacak yine, bu sene de büyümeyecek, ama benim içimde de, küçülmeyecek yeri, hep koskocaman olacak şimdiki gibi.

Damla 2012'de Barcelona'ya gidecek, biz de Ela'yla onu ziyaret edeceğiz. Sangrialarımızı içerken sarhoş İspanyollar salça olacak bize, gülüp geçeceğiz.

Mehmet, Naz dostum hep aynı yerde olacaklar, bir aradığımda yokum demeyecekler. Bu sene de değişen bir şey olmayacak, 14 yıldır olmadığı gibi.

Serkan, güzeel bir kız bulacak bu sene, en kötü ben ona bulucam, herkese açıklama yapmaktan kurtulacağım böylece. Canımın içi, sevesim geldi yine salağı.


*o bu değil de, finallerim var benim şuan çalışmam lazım ama 2011 kritiği ile 2012 tahminleri daha ilginç of pof.

Kaan piyango bileti aldı, parayı vurup çılgın planlarımıza girişeceğimize çok emin. Bilmemkaç milyon liranın bir ayda getirdiği faizle binlerce yıl yaşayacağına inanıyor, canım.

Boğaziçi, seninle 2012de de birlikteyiz. Kim bilir belki canımı o kadar çok sıkarsın ki, basar giderim, ama yok, sen benim kürkçü dükkanım gibisin, sayarım söverim ama kollarına dönerim, seviyorum seni gerizekalı.

İçimdeki çocuk,
içimdeki ergen,
içimdeki kadın,
içimde özlem,
içimde mutluluk,
içimde umut,
içimde annem,
içimde hüzün,
içimde sonsuz güven,
içimde sen, içimde ben,

Bu yılı sıradan bir şekilde kapatıp, yeni yıla sıradan bir şekilde girmek istiyoruz. 2012 sıradan olabilir, içinde siz olun yeter. 2012de hiç bir şey kazanmayabilirim, sizi kaybetmeyeyim yeter. Annem, babam, kardeşim, ananem, dayım, yengem, kuzenlerim, can arkadaşlarım, herşeyim; kapitalim, yeni yıldan ve her yıldan da beklentim sadece sizsiniz. Daha fazlası değil. Zaten siz varsanız, herşeyim var demek. Bu kadar.. İyi yıllar..

19 Kasım 2011 Cumartesi

taşınıyoruu..

Biliyorum, çok kafa şişirdim bu konuda. Ama son bir kez, iş çok çok ciddiyken boşaltmak istedim içimi. Taşınmaya 1, en olmadı 2 hafta kaldı ne de olsa..

Şimdi düşünün ki 7 yaşınız henüz bitmiş, çok sevdiğiniz evinizden taşınıyorsunuz. Ama 7 yaşında gelip yerleştiğiniz yeni evinizde bir sürü arkadaşınız oluyor, mahalleniz oluyor, top koşturuyorsunuz sabah akşam, arka bahçede partiler yapıyorsunuz, çocukluk aşkınızı yaşıyorsunuz. Bir sokak ediniyorsunuz kendinize ki dünyanın en güzel sokağı burası, canınız sıkıldığında gidiyorsunuz, çok mutluyken gidiyorsunuz, gittikçe daha çok sahipleniyorsunuz. Camdan bakıp komşularınızla muhabbet ediyorsunuz. Büyüyorsunuz bu sokakta, çocukluğunuzun kalbinin attığı kaldırım taşlarında 21 yaşınız bitiyor. Sizinle beraber büyüyen koskoca bir mahalle, evlenen arkadaşlar, ebediyete kavuşan yaşlılar..

Tüm bunların yaşandığı sokaktan, evden, manzaralı odadan ayrılmak kolay değil anlayacağınız üzere. Bir de olaylara ekstra hassas yaklaşan bünyem yüzünden taşınma olayı kapıya dayandığından beri hemen her gün hüzünlüyüm. Sokağa her girişimde sanki sevgilimi son kez gördüğümü biliyormuşum gibi boğazım düğümleniyor, eve kendimi zor atıyorum.

En zoru da parça parça da olsa eşya paketlemek. Evin ilk paketini ben yaptım, yazlıklarımı kolilere doldurdum. Bu haftasonu da, kitaplığımı ve üst dolabımı kutulara sığdırmaya çalışacağım, sanki yıllardır burada biriktirdiklerim basit kutulara sığabilirlermiş gibi.. Her ne kadar paket yaparsam yapayım, her eşyayı alsam da yanıma, en büyük parçam bu odada, bu sokakta kalacak alamayacağım onu yanıma. Ona Dilara ve Büşra bakacak artık, Gökhan bakacak, kapıcımız bakacak biraz, arka bahçeye gömecek soğuk havalarda. Erik mevsimi çıktı mı ağaçlardan toplayacaklar beni, hiç unutmayacaklar o ağaçlardan kaç kez düştüğümü, taşlara nasıl adımızı kazıdığımı, dizlerimi kaldırımlarında nasıl paramparça ettiğimi, unutmayacaklar.

15 Ekim 2011 Cumartesi

opportunity cost

Ekonomistler iyi bilir. Aslında EC101 almış herhangi biri de bilir. İngilizceden anlayanlar da ne demek olduğunu kestirebilir. Kısacası opp. cost, bir şeyi elde etmek için diğer bir şeyden ne kadar vazgeçmemiz gerektiğiyle ilgili basit bir hesaptır.

Ben öğrendiğim günden beri çok derin şeyler buluyorum bu tanımda. Yalnızca ekonomi ile ilgisi kesinlikle yok. Ekonomiye indirgemek aptallık olur. Çünkü bir düşünün, bir hareketinizin sonuçlarını elbet düşünürsünüz, kestirebilirsiniz bir yolu seçtiğiniz takdirde neler kaybedebileceğinizi ya da nelerden vazgeçmeniz gerektiğini.


Bazen çok küçük, çok önemsiz, hatta ucuz ve "basit" diyebileceğiniz "şeyler"in çok büyük opp. costları olur. Mesela sizin için herşeyi yapan, herşeyi göze alan, sizi herkesin önünde tutan bir dostu "basit" biri ve "basit" şeyler yüzünden kaybedersiniz. o "ucuz" malı elde ettiğinizde vazgeçmeniz gereken şey sandığınızdan büyüktür.


Çoğu zaman anlayacak kapasitede değilsinizdir zaten. Ama mesela, bu işi biraz daha iyi bilenler uyarır sizi. "değmez" der kısaca, siz burnunuzun dikine gidersiniz, her zaman gidersiniz ya bir de matah bir şeymiş gibi gururla söylersiniz bunu, utanmanız gereken yerde. sizi uyarır bu bilen, der ki, bu "ucuz" şeyin opp. costu büyük olur, yazık olur. dinlemezsiniz. iyi bok yersiniz afedersiniz.

Ekonomi okuduğum için seviniyorum aslında. İleride bu uyarıyı yapan değil de, uyarılan konumuna düşmeyeceğim için. En azından ben, ne için nelerden vazgeçilebileceğini her zaman kestiren taraf olacağım, sen ise burnunun dikine gidip her gün biraz daha kaybeden. Yazık, çünkü bir kez bir başka mal için vazgeçtiğin şeyi bir daha bulamıyorsun. Ya çok daha zeki bir consumer çoktan onu almış oluyor, ya da karşındaki bir mal değil de insansa, seni bir kez daha kabul etmeyecek kadar zeki oluyor. Her iki durumda da, sen kaybediyorsun. Ve biliyor musun, daha çok kaybedersin..

5 Ekim 2011 Çarşamba

a.ş.k

her bahar aşık olduğumu iddia ederdim. tabii ki de olmazdım.
şimdi bir de gelin her yeni güne aşık uyanan halimi görün.
engel olamamanın ne demek olduğunu bir kez anladıktan sonra dönüşü olmuyor. tut tut, bir yere kadar bakalım.
yine de her gün yeniden yeniden aşık olun.
çünkü her güne mutlu uyanmanın tadını bir kez aldınız mı bırakamıyorsunuz.

1 Ekim 2011 Cumartesi

benim meleğim

Lamb'in Gabriel şarkısıyla yeni tanıştım. İlk dinleyişte çok çarpmadı beni açıkçası, ama bana dinletenin bir hikayesi vardı ki, artık bu şarkı anlamlı, çok güzel, çok özel, ve çok bize ait.


I can fly
But I want his wings
I can shine even in the darkness
But I crave the light that he brings
Revel in the songs that he sings
My angel Gabriel

I can love
But I need his heart
I am strong even on my own
But from him I never want to part
He's been there since very start
My angel Gabriel

Bless the day he came to be
Angel's wings carried him to me
Heavenly
I can fly
But I want his wings
I can shine even in the darkness
But I crave the light that he brings
Revel in the songs that he sings




O'nun dinlerken düşündüğü kişi bambaşka. Çok haklı, çok yerinde. O babasını düşünüyor. Onun meleği babası. Babasının kanatlarını istiyor uçmak için, onun kalbini sevmek için. Ama kendisi de "benim meleğim" aynı zamanda. Benim gözlerim bu şarkıda her dolduğunda aklımda o olacak bir tek. Çünkü ben de uçabilirim ama onun kanatlarını istiyorum. Ve yalnız başıma ne kadar güçlü olursam olayım ayrı kalmak istemediğim tek adam o.

17 Eylül 2011 Cumartesi

beyin bedava

bugün cumartesi.
alkol insana neler yaptırıyor.
ojelerim mi bozulmuş?
diş fırçamı yenilemem lazım.
kardeşim geometriden kaldı.
yeni odam gri-beyaz olacak.
kolumdaki iz geçmiyor.
kuşadası'nı özlemiyorum şuan.
seren'i en son ne zaman gördüm?
dudaklarım kesinlikle fazla büyük.
oturmaktan popom ağrıyor bazen.
dexter başlayınca çok mutlu olacağım.
kaan ne zamandır gitar çalmıyor bana.
duşta neden şarkı söyleyemiyorum?
saçlarımı boyamaktan korkuyorum.
bu dönem 8 ders alsam altından kalkamam sanırım.
sandığım olsa içine kendimi koyardım.
her daim kitap yazmak istiyorum.
anneannem istanbul'a gelse tam süper olacak.
vampirler neden gerçek değil?
gerard butler'ın spermlerini çalmayı deneyebilirim belki.
ev telefonumuz bozuk.
ben çok konuşurum.
odama dev bir harita koyacağım kesin.
sena pek güzelleşti ya.
victoria'nın sırrı umrumda değil çamaşırları buraya gelsin.
ağlarken yazı yazabiliyorum.
deniz gideli 2 ay oldu.
taksim'deki masa kaldırma işi çok çirkin.
mimar olsaydım keşke.
matematiği severim.
gökyüzü neden mavi diye sormuyorum.
floransa'ya tekrar gidesim var.
özel insanlar çok çevremde.
sevgilimin eski sevgililerine hep kılım.
ne şarkı söyleyebilirim ne dans edebilirim.
hayatımda ilk kez gay-bar'a gittim.
dondurmayı ali usta'da yemek lazım.
mutfaktan ses mi geldi?
bence artık evlenebilirim.
resim yapmayı denesem kesin sıçarım.
sigara çok çirkin kokuyor.
televizyon kumandasını asla kaybetmem.
gözlerim lens değil hayır.
dolabım çok dağınık.
dayım beni çok seviyor.
mezarlıklardan korkmuyorum.
şirimserle şaramsar arasında bence fark yok.
basketbol oynayacağıma voleybol mu oynasadım?
saçlarım tırnaklarım kadar hızlı uzasa keşke.
balözü ne güzel isim.
kızdığımda çekilmez olurum.
aa yarın babamın doğum günü.
en büyük cimbombom.
mark dickel'a aşkım bitmiyor.
yardımseverim ben.
altyazıları okurken zorlandığımda yaşlanmış olacağım.
ayılara sarılıp uyumam.
başımla ayaklarım arasında korkunç bir mesafe var.
mehmet'i çok özledim.
kordonda bira ne giderdi şimdi.
ders seçmeden harç yatırmak da yeni moda.
oğlum olursa adını ezra koyacağım.
stadda aa bak ben ciler kameraya yakalanınca çok gülüyorum.
bir keresinde duvara kafa atarak uyanmıştım.
ortaokulda çıktığım şu çirkin çocuğun adı neydi?
kapadokya'ya bir kez gittim.
i-phone gerçekten hayatımın aşkı.
kıl dönmesi nedir neden olur?
fenerbahçelileri sevmem.
italyan koca fikrinden vazgeçtim.
ekonomi seçen elimi bazen kırmak istiyorum.
eski sevgililerimi bir odaya kapatıp yakabilirim.
tt arena çok güzel oldu.

parmaklarım yoruldu.