20 Şubat 2011 Pazar

taşınmak

Bir süredir gündemimizde, taşınmak.

Ev taşımak fikri ürkütücü. Ne olursa olsun, iş. Zorlu bir iş. Hele ki taşıyacağınız, ev eşyalarından fazlasıysa. Yükümüz çok ağır bizim, 13 yılın yükü mesela. Benim tüm ilkgençliğim, ilk aşkım, ilk acılaım mesela. Kardeşimin tüm çocukluğu mesela. Büyük dostluklar, paylaşılan binlerce an mesela. Kalbimiz mesela. Evet, düşündükçe emin oluyorum, bu evde benim, bizim, hepimizin kalbi atıyor. Sanki doğal ortamından kopartılmaması gereken bitkiler gibi, başka bir habitatta barınamazmış gibi.

Son zamanlarda sürekli bunu düşünüyorum. Ne kadar da bağlıyım mahalleme. "mahallem"
,Forsa Sokak'tan ibaret olmayan, ev çevrem. Balözü mesela. Balözü'ne yürüme mesafesinde yaşamazsam, ölebilirim gibi. Şanlıer mesela. Şanlıer'de Hilal oturur. Liseye yeni geçtiğim zamanlar, o sokaktan çıkmazdım. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi o günlerde Hilal'le. Arka sokak, benim için arka sokaktan fazladır yani. Şanlıer'den Balözü'ne bir daracık sokak vardır, sanki kimse bilmez orayı, sanki ben keşfettim ve bana özel gibi. Kaan'la sürüyle an paylaşmışımdır o üçgende. Ayrılıklar, kavuşmalar, kavgalar ve sarılmalara en çok şahit olan üçgendir orası. Ordan uzak olmak, düşünmesi bile yaralayan bir başka şey sadece.

Avşar. Naz'la ilkokul 1'den beri biriktirdiğim anlar sayesinde özeldir orası. Naz'ın hala orada oturması, bir telefonla Şule'de buluşmamız. Şule. Şule Pastanesi de ayrı bir olay. Anafen'deyken, 12 yaşında falandım herhalde, dönüşlerimde profiterol yemek için her gün uğrardım. Mehmet'le orada buluşur, dertleşirdim. Gece geç gelirsem eve, babam beni Şule'de beklerdi.Gökhan beni oradan alırdı. Gökhan.. İlk aşkım. yan apartmanda oturan, mahallemizin en tatlı çocuğu. Çocukluğumda kahramanımdı. Düşünüyorum da, hala benim kahramanım o. Saflığın, masumiyetin simgesi benim için. En saf duyguların bembeyaz kağıtlara dökülüp utangaç bakışlarla ellere tutuşturulduğu yıllardı onlar, arka bahçede mahçup gözgöze durup, bir öpücükle, birleşip ayrılamayan ellerle hatırlanan yıllar. Balözü'ne beni aşık eden Gökhan'dır. Bu mahallenin anlamlarından da biridir, en özellerinden.

Odamın camından sokağımı izlediğim sayısız anlar. Sokağın sonunda, köşebaşında belirdiğinde mutlu olduğum insanlar. İstanbul'a her dönüşümde beni kucaklayışına taptığım, sıcaklığı ve sevecenliğiyle beni yıllardır sarıp sarmalayan sokağım. Ta Bodrum'da adını söylediğimde komşu çıktığımız Burak.. İzmir'de yaşadığı halde dayısının bizim sokağın başındaki kahvenin sahibi olduğu ortaya çıktığı an yaşadığım "dünya küçük, ama iyi ki de küçük" hissi. Burak.. Varlığıyla beni mutlu eden bir başka çocukluğum. Sokağımı bana sevdiren bir başka faktör. O kahve 2006 yılından beri bir başka görünüyor gözüme, Burak'ı görüyorum çünkü orada.

Ve yenilik korkusu. Ne ilginçtir, yeniliğe tapan bir insan olmama rağmen, çılgınlar gibi de korkuyorum değişim kavramından. Yeni bir ev, yeni bir oda fikri beni heyeanlandırırken, yeni bir ev yeni bir odada yaşadığımı hayal ettiğimde korkuyla gözlerimi açıp, odama bakıyorum sevgiyle. Yıllardır asılı posterlerime, dört bir yanı saran fotoğraflara, emektar bilgisayarıma, raflarıma, çocukluğumdan beri benimle olan mobilyalarıma bakıyorum, içim ısınıyor. Yaşamımı değiştirmek istemiyorum aslında. Yaşam alanımı seviyorum çünkü, çok seviyorum. Dilara ve Büşra'nın iki üst katımda oturmasını seviyorum, canım sıkıldığında terliklerimi geçirip yukarı çıkmayı seviyorum. Çok yakına bile taşınsak, herşeyin değişeceğini biliyorum çünkü. Ecem mesela, 2. kattan sadece 2 sokak öteye taşındı, ama hayatımızdan çıktı bir anda. Oysa ki, biz onunla da çok yakındık. Yakına taşınmıştı, bir şey değişmeyecekti ki! Ama değişti, koptuk biz. Hem de hiç istemedik. Ecem'i de Dilaram ve Büşram kadar çok severdim, ama gitti o. O yüzden korkuyorum belki de, eskisi gibi olamayacağını bildiğimden.

Hayır, eski apartmanımızı çok seviyorum. Arka bahçemizi çok seviyorum. Komşularımı çok seviyorum. Kapıcımızı çok seviyorum. Onlardan biri bile olmasa, burayı sevdiğim gibi sevemem hiç bir yeri, biliyorum. Bir komşumuz vefat ettiğinde, ne kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Erdoğan Amcam'a "bir şey" olduğunda, ne olduğunu bile bilmeden nasıl kahrolduğumuzu hatırlıyorum çocuk kalbimizle. -35 derece'yi, sırdaşlarım'ı, yazıhane'yi, çay yapmak'ı, ilk hüzünler'i, hatırlıyorum. Unutamam ki, onlar beni ben yaptılar. Bugünkü beni oluşturan şey, anılarımsa, benim tüm anılarım bu 120 metrekare ve çevresinde. Kalbim, yumruk kadar kalbim, tüm bu çevreyi kaplıyor aslında. Bir gün gelip, buradan belki de sonsuza kadar ayrılacağımı bilsem de, bir yanım buraya çivilenmek istiyor, nefes alabildiğim yere.

Sanırım, taşınmak istemiyorum. Sanırım, buraya olan sevgim, bağlılığım, yeniliğe olan açlığıma üstün geliyor. Sanırım Dilara, Büşra, Gökhan, Nurgen ve Nilüfer Teyze, Hasan ve Erdoğan Amca, İmam abi, Balözü, Şanlıer, Forsa, Doktorlar, herşey. Sanırım ben herşeyimi birden kaybetmek istemiyorum.

Ama biliyorum, biz gittiğimiz her yere yeni bir dünya da taşırız. Hani taşınırsak, dünyanın sonu değil, yenilik iyi. Biliyorum. Eğer ki "destine" gerçekse, eğer ki biz kaderimizi kendimiz çizeceksek, en güzelini çizeceğimizi biliyorum. Annem en mutlu olacağı yerde olmayı hakediyor, babam da. Kardeşim de benim kurduğum arkadaşlıkları hakediyor, zira burada onun yaş grubu sadece ps oynuyor, bizimki gibi "sokak çocukluğu" yaşayamadı o, belki gençliğinde yaşar. Bi-li-yo-rum. Her ne olursa olsun, güzel olacak. Biliyorum. Ve buradan ayrılırsam, ölene kadar burayı terketmeyeceğim asla, bunu da biliyorum. Kalbimin bir parçasını burada bırakacağım ve onu ihmal etmeden, tüm anılarımı sakladığım kutuya sürekli bir vitamin atacağım. Unutulmayacak kadar kıymetli anlarımı bana ancak alzaymır unutturabilecek, biliyorum.


10 Şubat 2011 Perşembe

sadece düşünüyorum

çoğu zaman düşüncelerime ayak uyduramayan ellerim var. yazmaya başlarken hedeflediğimden o kadar uzak oluyor ki cümlelerim, okurken ben bile şaşırıyorum. hatta yazarken daha, başlıyorum şaşırmaya. ama bazen birşeyler oluyor ve içimde susmayanlar, hükmediyorlar birden ellerime, o ellerin sahibi ben olmuyorum yazı bitimine kadar.
sanırım öyle anlardan biri, ama eller kendini açıklama ihtiyacı hissediyor niyeyse, sanki ayıpmış, günahmış gibi, düşüncelerinden utanırmış gibi. ama aslında utanmamak gerek, düşüncelere sebep olan hislerdir. hislere sebep olan bir çok etken olmakla beraber, çoğu zaman hep dış etkenlerdir bunlar.
biri sizi üzer mesela. ve o sizin çok sevdiğiniz biridir. üzer, görmezsiniz. üzer, görmezden gelirsiniz. üzer, boşverirsiniz. o kadar seviyorsunuzdur çünkü.
ama bir gün, bir bakarsınız ki, öyle bir kırmıştır ki aslında içinizi, daha fazla görmezden gelemeyeceksinizdir. kendinize sorduğunuzda, sebebini bile bilmezsiniz kırgınlığınızın, mutsuz hissedersiniz sadece onu düşününce. "eskisi gibi" kalıbını daha çok kullanır olursunuz kendi kendinize. "eskisi gibi değil" en genel olanıdır. eskisi gibi olmayansa, hemen hemen herşey olur gözünüzde.

benim bildiğim birşey varsa artık, empati kötüdür. bugüne kadar hep iyi öğretildi bize bu tabir. "empati kur kızım" "empati yap, kendini benim yerime koy" bla bla şeklinde uzayan o cümlelerin alt metni hep, empati iyidir, empati güzeldir, empati doğru sonuçlara ulaşmayı sağlar ifadeleriyle doludur. ama değilmiş. gerçekten empati kurdukça anlıyorum ki, empati iyi değil. eğer siz hassas bir insansanız, ve hatta hassasslığınızı insanlara göstermekten bile kaçınacak kadar hassassanız, empati kurmak sizi sadece yıpratır. "ben olsaydım"la başlayan, her kelimesi acı veren cümleler kurarsınız. ve bu iyi değildir. empati kurdukça kalbim kırılıyor. kalbim kırıldıkça anlıyorum.

empati kötü.

ellerimin kontrolünü de ele geçirdim şuan, artık düşündükçe yazasım bile gelmiyor içimdekileri, çoğu zaman. çoğu zamanı her zamana dönüştürmeyeceğim bir ruh hali istiyorum sadece, o kadar.

19 Ocak 2011 Çarşamba

hani?

birileri bize sevince hayatın kolaylaştığını, güzelleştiğini falan söylemişti. hani? ne oldu onlara? baya baya zorlaştırıyor sevmek herşeyi. kimi sevsen gidiyor, bazen sonsuzluğa, bazen bilinmeyene, bazen uzağa, bazen hiçliğe. gidiyorlar işte. ve kalan için asla kolay olmuyor. giden için kolay olup olmadığını da bilemiyoruz ya çoğu zaman, bazen biliyoruz. gidene de çok zor oluyor.
yani, sevmek hiç kolay değil. sevmek hiç bir şeyi kolaylaştırmıyor. aksine, zorlaştırıyor işte hayatı. yani ne zaman ki bir parçamız kopsa, eksiliyoruz biz, bunun başka yolu yordamı yok.
yani istediğiniz kadar kaçın ondan bundan, asla kendinizden kaçamıyorsunuz ya, işte sizi siz yapan o gerçeklik de yakanızı bırakmıyor, ve sadece zorlaşıyor her şey.
yani zor işte. hani bir de gülümsemek olumlu bir şeydi ya bir zamanlar, bazen bir gülüş öyle hüzünler barındırıyor ki bünyesinde, görünce canınız acıyor, hiç de olumlu olduğuna inanmıyorsunuz.
hani özlemek güzeldi falan, o da büyük yalan, özlemenin fikri bile korkutuyor insanı, korkunç kendisi. yani bırakın, sevmeyin kimseyi. yani yapayalnız yaşayıp ölmenin kötü bir yanı yok aslında. kaybedecek hiç bir şeyiniz yoksa, kaybetmekten de korkmazsınız asla.
ve bu güçlü bir duygudur. hatta gücün kendisi diyorum ben buna.
ve alaaddin'in lambasından bir cin çıksa, ondan dileyeceğim ilk şey, kimseyi sevmemek olurdu. çünkü sevmek çok zor canım. hiç zannettikleri gibi kolay değil. hiç değil.

18 Ocak 2011 Salı

tatlı bela

önsöz ya da açıklama: bu fotoğrafı liseyi çok özlediğim, onunla lisede olmayı çok özlediğim, beraber mezun olduğumuz ve çakma diplomalarımızı yanyana aldığımız için çok mutlu olduğum, o gün liseden birlikte ayrılırken hayatımızın geri kalanında da beraber olmak için kelimeleri kullanmadan bir söz verdiğimiz ve bu sözü şimdiye kadar tuttuğumuz için koydum. çok çirkiniz belki, ama o kadar güzeliz ki aslında..



Bela dediğimizde çirkin, istenmeyen şeyler gelir akla, o öyle değil.
Tatlı dediğimizde de tadından yenmez şeker şeyler gelir, öyle de değil.

ama yine de "tatlı bela" geliyor aklıma onu tanımlamak için, ne bileyim öyle gibi.

Kendisi aslında sadece 2004 yılından beri hayatımda olup, yine de yüzyıllardır varmış gibi hissettirenlerden. Hani birinin huyunu suyunu artık ezbere bilirsiniz, tapsanız da, sinir de olsanız değiştiremezsiniz, ama öyle kabul eder ve herşeyiyle öyle seversiniz ya, hah bu onlardan. Bir yanda anlatsam roman olur kıvamında biriktirdiğimiz anılar, bir yanda bir tanesini bile anlatmaya kıyamayacağım kadar 'bize özel' aslında. Belki o yüzden o kadar ayrı yeri, kimseyle paylaşamam da o yüzden belki, belki zamanla daha da fazla yer ettiğinden bende, bilemiyorum. Bildiğim birşey varsa, lisedeki ilk arkadaşım, hayatımın sonuna kadar arkadaşım olacak çok sayılı insanlardan biri.

Biraz mutsuz bu aralar, onu neşelendirme, koca suratını güldürme görevini her zamanki gibi seve seve üstlendim. Çaktırmasa da kıskançtır, ya da çaktırdığı kadar kıskanç değildir, tuhaf tipin tekidir de, bu özellikleri şuna sebep oluyor, ona blog yazmazsam karın ağrısından uyuyamıyor. Canım. Ben de döşüyorum ara ara, siparişi üzerine. Normalde yazmam için bir anda aklıma gelmesi falan gerekir, ama ona özel bir durum tabii ki söz konusu. İçimden gelenler bitmiyor ki hatuna karşı. Pis.

Şuan 2 kişilik yurt odasını tek başına işgal etmiş, 3 gün sonraki sınavı için stres olmakla meşgul. Yalnız hissediyor kendini, ki değil. Mutsuz hissediyor, ki olmamalı. Yalnızca 5 gün sonra havaalanında beraber free shop'ta takılacağımız, sonra beni uçağıma bindirdikten sonra kendi uçağına gideceği o efsane günü bekliyor olmalı. Ne olursa olsun bu ülke sınırlarından çıkma lüksüne sahip olduğu için bile şanslı olduğunun farkında olmalı. Döndüğünde hep beraber cozutabileceği, onu çok seven arkadaşları olduğu için durup durup sırıtmalı mesela. Bir de ben varım tabii, o yüzden ayrıca bir sevinç krizleri falan geçirmeli.

Bir şeyi de iyi bilmeli, ben bu dünyada ona belki anasından çok kızan insanım. Anasından çok seven insanım diyemem tabii ki, ama muhtemelen anası olsam yine bu kadar severdim. Severim de, döverim de diyorum ona hep, çünkü öyle. Çünkü bazen arkadaşların kafasına vurulmalı, daha net görebilsinler diye. Çünkü arkadaşlar hep ''orada" olmalı, çünkü biz hep "burada"yız birbirimiz için. Ve birşey daha, sınav, okul, lise, üniversite, stres, hepsi bir yere kadar. Kalıcı olan bizleriz. Aslında bize stres yaratan ve bizi üzen herşey, hep geçici olanlar. Mutluluk verenler, iyi hissettirenler ise, sevgi, dostluk, bütünlük, bunlar kalıcı. Bunların varlığıyla sonsuz mutlu olabiliriz aslında. Hem o, hem ben, hem hepimiz, her birimiz. Birbirimize tutundukça güzelleşiyor çünkü hayat. Birbirimize destek oldukça güçleniyoruz ve birbirimizle büyüyor, bütünleşiyoruz aslında. Bunların farkında olmak kadar, bunların farkına varmamıza sebep olacak arkadaşlarımız olduğu için de şanslıyız biz. Birbirimize emek verdiğimiz için şanslıyız, birbirimize sahip olduğumuz için şanslıyız.

Ben böyle görüyorum kendimi mesela o hayatımda olduğu için. "şanslı" Ve onun da şanslı olduğunu düşünüyorum ben hayatında olduğum için, hatta, BEN OLMASAYDIM NAPARDIN LAN diye çıkışmak istiyorum bazen egomu tavana vurdurup.

Sonuç, benim tatlı belam, Miss Piggy'm, Jennifer'ım, Angelina'n seni baya bir fazla seviyor, benim gibi baya da insan var, ama en birinci benim banne banne yani. Suratını asmaya her kalktığında ilk önce bunu aklına getir, (sonra beni) sonra bir sırıt, sonra da kocaman gülümse ki, hepimizin içini aydınlat. Yapmazsan, bana getirdiğin makarnaları ye. Sen anlarsın..

16 Ocak 2011 Pazar

Türk Telekom Arena

''Baba, ne oluyor? Nereye geldik biz? Gerçek mi bu?'' ilk 3 cümlem, kapıdan girdiğim anda. Gerçekten de o an yaşadığım şehirden, ülkeden, hatta zaman diliminden bile soyutlanmış hissettim kendimi. Çünkü şansıma, ben içeri adımımı atarken ışıklar kapalıydı, yalnızca dört bir tarafta ışıl ışıl sarı kırmızı minik aydınlatıcılar, dev bayraklar, ortada ışık oyunları ve koskocaman görkemli bir kalabalık vardı. Nefesimin kesildiğini hissettim, ağzım açık kaldı diye şaşıracak halim yoktu, sadece çığlık atmamak için elimle ağzımı kapatmak zorunda kaldım. Babamın koluna girdim ve yaşadığımız anın gerçek olduğuna, bir simülasyon veya 3 boyutlu bir kandırmaca olmadığına inanmaya çalıştım.

Çılgın kalabalık, muhteşem atmosfer, asla azalmayan ses, rengarenk görüntüler, şovlar, havai fişekler, tezahüratlar, dans gösterileri, birbirinden inanılmaz saniyeler bütünüyle görsel olduğu kadar duygusal da bir şölendi bizim için. Mabedimizi terkedeli bir kaç gün olmuştu ki, şimdi bizi dünyanın merkezinde gibi hissettiren bir dev aynasına bakıyorduk. Bu biz olamazdık, biz daha kendi halimizde, cehennem dediğimiz kutsal toprağımızda mutluyduk. Birden işler değişti.

Bu işin pro, conlarını yapmak bana düşmez. Hiç birimize de düşmez ya, yine de taraftarız biz, bir şekilde doğduğumuzdan beri gönül verdiğimiz bir şey bu. Onda olan her şey bizi ilgilendirir sonuna kadar, hele ki olanlar bize yönelik ve bizi aşağılayacak cinstense.

Bizi Ali Sami Yen'den "kurtardığını" iddia eden o başbakana her birimizin edecek bir çift lafı var da, bir sevgili kulüp başkanımız el pençe divan, bir sevgili kulüp başkanımız çaresiz ve başı eğik. Kesinlikle ve kesinlikle kızdığım nokta başbakandan özür dilemesi değil, yanlış anlaşılmasın. O adam onu yapmak zorundaydı. Ne yapsaydı? Parası yok, beş para etmez herifin teki sırf yetki sahibi diye ona tepeden bakma lüksünü elinde tutuyor, Adnan da buna katlanmak zorunda. Ve eğer kendi "evinde" kendi "insanı" başbakanı yuhalarsa, bunun için mahcup olması ve hatta özür dilemesi, doğaldan da çok, bir gereklilik. Eyvallah. Peki bunu bu hale getirmek zorunda mıydı? Yani insanın en doğal haklarından "tepkisini gösterme" hakkını fazla görüp, başbakanı onaylamayanları "Galatasaraylı olmamakla" suçlamak, doğru muydu? İstediği hakkı görebilir kendisinde, fakat o gün çok büyük bir şey değişti Galatasaray taraftarları arasında. 2006'da baş tacı yapılan Adnan Polat, bir düşmandan farksızdı artık. Son dönemlerdeki başarısızlıklarınıın üstüne bir de böylesi bir "ihanet", taraftarı küstürmekle kalmadı, onları nefretle doldurdu. Ben dahil. Ben Adnan Polat'ın başkanlığını sonuna kadar destekliyordum çünkü onun herşeyden önce "Galatasaraylılığına" inanıyordum. Bir gecede ters yüz oldu tüm düşüncelerim, artık onun benim gözümde bir hainden farkı yok.

Peki bütün bu olaylara sebep neydi? Birincisi taraftarı galeyana getiren RTE bile değildi. Onun protesto edilmesi, kesinlikle bir terbiyesizlik değildi ayrıca. Ben bir taraftarsam, orada kulübümden aldığım kombinemle oturuyorsam, bu kombine özellikle öğrencilere özelse, artık senin kitlen renk değiştirmiştir. Okuyan, aklı mantığı yerinde, kendine ait fikirleri olan, desteklediği insanı medenice alkışlayacağı gibi, istemediği insanı protesto edecek olan bir kitledir karşındaki. Sen onlara kimseyi zorla alkışlatamazsın. İster sana stadyum yapmış olsun, ister seni alıp diskoya götürsün, sen o kitleyi iki tane adamın kuklası haline getiremezsin. Ve her ne olursa olsun, kömür dağıtarak oy topladığı cahil kesimle, okuyan üniversite öğrencisi ağırlıklı taraftar kitlesini bir tutamazsın. Bu stada yatırım yaptı diye, onu alkışlayıp ona "minnettar" olmasını bekleyemezsin. Kaldı ki, bu adam 600 trilyonu cebinden ödemedi. Babasının hayrına, hiç ödemedi. O paralar halkın, gerek alın teriyle gerek vergisiyle takır takır sana ödediği, bu tarz hizmet beklemeden sana verdiği paralardır. Sen bu stadyumun yapımına katkıda bulunduysan, kafa yapını gayet iyi bilen bir topluluktan "bizim için yaptı", "hiç bir çıkarı yok" cümlelerini kurmalarını, buna inanmalarını bekleyemezsin. Beklersen de, öyle kızarır, morarır, aksırır, tıksırır evinin yolunu tutarsın.

Biz Galatasaray taraftarları olarak kulübümüzden soğuduk. Zaten futbol oynamayan takımımızdan uzun süredir şikayetçiydik ama bu stadın oluşumu bizi heyecanlandırıyordu. Şimdi o heyecanımız da sönüp derin bir endişeye, nefrete bıraktı yerini. Taraftar gruplarının bir bir dağılması bundandır. ultrAslan'ın iki tane kendini bilmez yüzünden tüm Galatasaraylılar tarafından dışlanması, bundandır. Yine de bizi protestocu olarak nitelendiren sözde başkanımıza rağmen biz Galatasaraylı olmaktan gurur duyuyorsak, orada şakşakçılık yapmadığımızdandır, tepkimizi cesurca ortaya koyduğumuzdandır. Hepsinden önce, o TOKİ başkanı denen herifin sözlerini duymazdan gelen, ona tepki gösteremeyen, susup kalan, pısırık bir görüntü çizen Adnan Polat'ı istifaya çağırıyorsak, camiamıza, rahmetli Canaydın'ımıza, bize, yönetimimize, tarihimize ve başarılarımıza saygısızlık etmiş bu TOKİ başkanı denen adamın karşısında dimdik durup, sen bize bunları diyemezsin deme cesaretini gösterememesindendir.

Adnan Polat'ın istifa etmesini istiyoruz. Gururlu, onurlu camiamıza leke sürenlerin bir bir temizlenmesini istiyoruz. Ali Sami Yen'de mutlu olduğumuzu bilsinler, bizi oradan kurtardıklarına inanmasınlar istiyoruz. TT Arena'da devam edeceksek, bunu başımız dik yapabilmek istiyoruz. Bu şöleni, tarihi geceyi, bizim için kara leke haline getirenlerin bunun bedelini ödemelerini istiyoruz. Çok şey değil. Biraz onur, biraz cesaret lazım o kadar.


11 Ocak 2011 Salı

Ali Sami Yen




Ben annemin karnındaydım oraya ilk gittiğimde. Annem öyle diyor, sana hamileyken maça gitmiştim Sami Yen'e diye, Beşiktaş maçına hem de! Derbiyle merhaba demişim meğer mabede ben, haberim olmadan. Koyu Galatasaraylı babam bizden önce annemi aslan yapmış orada, kutsal mabedimizde.


4 yaşında falan olmalıyım ilk maçıma gittiğimde, emin değilim ama maksimum 4 diyorum çünkü kardeşim henüz doğmamıştı, onu biliyorum. Çok fazla şey yok hatırımda kalan ama, bacaklarımı demirlerden sarkıtıp sırtımı babama verişimi, gol attığımızda korkacağım yerde avazım çıktığı kadar bağırışımı. Ha, bilerek mi, değil, ama o zamandan yerleşen bir bağ vardı takıma, babamın takımıydı o bir kere.


Sonra başarılar gelmeye başladı. Takımımı benden başka bir sürü insan daha seviyordu. Maçlar kazanıyorduk, şampiyon oluyorduk, kutlamalar yapıyorduk. Ben yavaş yavaş takımı tanımaya, evim dışında bir Mecidiyeköy'ü bilmeye başladım. Sarı kırmızı renklere aşık olmaya başladım, yavaş yavaş hayatımın vazgeçilmezlerinden yaptım onu. Onunla beraber de, orayı. Ali Sami Yen'i. Mabedimizi.

17 Mayıs doğumlu kardeşimi o gün ilk defa çılgınlar gibi kıskandım. Ben 10 yaşındaydım, o 5. O hatırlamıyor bile, penaltılar atılırken o uyuyordu, bense tek başıma izliyordum, annemle babamın yürekleri dayanmıyordu, ne demek olduğunu bilmiyordum ama öyle demişlerdi. Benim çığlıklarımla başladı bizim kutlamamız. Evden fırladık sonra, Bağdat Caddesi'ne koştuk. Yalnızca Galatasaraylılar değil, Beşiktaşlılar, Fenerbahçeliler bile bizimle beraber kutluyordu başarımızı, ağlayan bir Fenerbahçeli bile görmüştüm. Çok sevindiğine yormuştum, çok heyecanlandığına. Hala kötü düşünmem, adım kadar eminim onun da o an mutlu olduğuna.

O zamandan sonra iyice yoğunlaştı bizim Sami Yen'le ilişkimiz. Babam beni daha sık maça götürür oldu. Kocaman bir ekibi vardı, iş yerinden arkadaşları, Mecidiyeköy'den yürürdük stada kadar, hep beraber bağıra çağıra. Formalar, bayraklarla, yüzümde hep boyalarla. Yıllarca böyle gitti bu. Ben oraya giderken hep çok heyecanlanırdım, hep çok mutlu olurdum. Biraz büyüyüp de Taksim'e falan gitmeye başladığımda, önünden geçerken bile mutlu olduğumu farketmiştim, yalnızca maça gitmek değildi olay, oranın kendi büyüsüydü, başkalarının cehennemi, bizim cennetimizdi çünkü.


Mayıs 2006'da oradaydım mesela, Kapalı'da. Çok sevdiğim insanlarla. Ben şampiyonluğu bekliyordum, onlar ise yalnızca takıma destek oluyordu, şampiyon başkasıydı, eminlerdi. Hepimiz için bir mucize gerçekleşti o gün ve biz o stattaki her bir yürek, sadece tek bir insana dönüştük, dünyanın en mutlu insanına. Ben en büyük heyecanlarımdan birini yaşadım orada o gün, en büyük mutluluklarımdan birini. Hayatım boyunca unutamayacağım bir anı kazandırdı bana yine takımım.

Bir de şu Fenerbahçe muhabbeti var. Ben mabedimde 1 tek maça gittim Fenerbahçe'yle oynadığımız, onu da Nonda'nın golüyle 1-0 kazandık. Yani benim 'Ali Sami Yen'de hiç maç kaybetmedim.' iddiam gerçektir, Fenerbahçe maçı dahil gittiğim hiçbir maçtan mağlup ayrılmadım. Bu da bir ekstramdır benim.


Son diye birşey düşünmemiştim hiç orayla ilgili. Hep orası yenilenecek diye ummuştum. Oysa gidiyor şimdi, o oradan gidiyor. Tamam, biz belki de dünyadaki en güzel stada gideceğiz artık, mükemmel bir yeni mabedimiz olacak. AMA. Koskocaman ama'lar kaldı bana. Çünkü ben yalnızca 20 yaşında olmama rağmen bu kadar anı, bağlılık biriktirdiysem kendimde, kim bilir 50, 60 hatta belki 70, 80 yaşında insanlar, takımıma gönül veren diğer yürekler neler biriktirdi bunca senedir. İstemiyorum düşünmek, çok üzülüyorum, resmen canım acıyor.





O film şeridi dedikleri yalnızca ölüm için geçerli değil ki. Aynı şeyleri gözlerimi kapattığımda yaşayabiliyorum işte, şuan oradayım, eski açıkta sarı diyorum, kapalıda ağlıyorum, yeni açıkta susanlara küfrediyorum, I love you Hagi diye bağırıyorum, bir kupa kaldırıyorum, yeni tezahüratımızı ezberliyorum, şampiyonluğu kutluyorum, gol sevinci yaşıyorum. Yaşıyorum orada. Yıkılmasını hazmedemiyorum. Sanki tepeme yıkılıyor, tepemize yıkılıyor. O Avrupa'yı kasıp kavuran, herkesin korktuğu 'Cehennem' şimdi yıkılıyor. İnanmak gerçekten güç.


Neyse ki biliyorum, milyonlarca yürek de orada kalacak benimki gibi. Yeni mabedimizi de öyle sahipleneceğiz, elbet orada da büyük başarılara imza atıp adımızı oraya da kazıyacağız. Ama unutmayacağız nereden geldiğimizi. Yuvamızı. Çünkü şimdi yeni bir eve gidiyoruz, orayı yuva yapmaya. Henüz yuva değil orası, yuva hala Sami Yen.

Kalbimizde, daha fazla yazmama sanırım gerek yok. Üzgünüm, şuan oldukça duygusalım. Gidemediğim için de ayrıca mutsuzum. Canaydın yaşasaydı bana çok kızardı. Nur içinde yatsın.


--ben şimdi gitmiyorum da oradan, ışıklarını kapatıyorum sadece... Hoşçakal, ve teşekkürler..



3 Ocak 2011 Pazartesi

ilginç

gerçekten ilginç, insanın kendini sevmemesi. hayır intihara meyilli depresif ergenler gibi olanından bahsetmiyorum. gayet bilinçli, kendini tanımaya başlayan biri gibi söylüyorum bunları.

oysa ki korkunç bir sevme kapasitem var. herkesi severim ben, gerçekten herkesi. şöyle inanarak, gerçek anlamda, hissederek "sevmiyorum" diyebileceğim insan yoktur. zaman zaman sevmediklerim, bana yaptığı bazı şeyler yüzünden sevmediklerim, anlık nefretlerim falan elbet var ama, genel olarak kin tutamadığım gibi, kime neden kızdığımı bile unutabiliyorum çoğu zaman.
beni tanımayanlar ihtimal bile vermez benim böyle seven biri olduğuma. çevresindeki herkesi seven, bazılarını aşırı seven biri olduğuma. ailesine, sevgilisine, en yakın arkadaşlarına çoğu zaman tapma seviyesinde duygular besleyen biri olduğuma. göründüğüm gibi olamadığıma.

ama gel gör ki, o herkese yeten sevgi kabiliyetim, sevme kapasitem, söz konusu olan benliğim olunca işlevsiz kalıyor. yani, aman ben ne iğrenç insanım kahretsin değil de, neden böyleyim, neden bunları yapıyorum şeklinde bir iç hesaplaşma sonucu vardığım bir nokta bu. kendimi sevmiyorum. hatta şöyle düzelteyim, ben başka bir insan olsaydım, o insanı sevmezdim.

evet evet, aynı benden bir tane olsa, onu sevmezdim. neden? çok kötü, kötü niyetli olduğumdan falan değil. insanların kötülüğünü falan da istemem, ondan da değil yani. çok bir açıklamam yok, ama üzdüğüm insanlar var geçmişimde, ve hatta mevcut zamanda, ve biliyorum ki gelecek zamanımda da olacak.

burcumu suçluyorum, yapımı suçluyorum, bazı özelliklerimi suçluyorum ama yersiz. çünkü bunların bütünü benim ve benim sevmediğim bu ben, değişmeyecek. belki ben zamanla bu ben i sevmeyi öğrenirim, ama başka bir yolu olmadığının farkındayım.

keşke, diyorum. keşke herkesi sevdiğimin yarısı kadar kendimi sevebilsem. çünkü megolomanlıkla da alakası yok narsistlikle de kendini sevmenin. kendini sevmek mutluluğun kapısı benim için. kendinden memnuniyetsizlik ise bütün olumsuzlukları beraberinde getiriyor. haketmeme düşüncesini sokuyor akla, bu sevgiyi haketmiyorum, bu başarıyı haketmiyorum, bu güzelliği haketmiyorum, bu dostları haketmiyorum ya da herhangi güzel bir şeyi haketmiyorum gibi cümleler kurdurtabiliyor insana. bir de hakediyorum cümleleri var. aslında hiç haketmediğin sana yapılan kötü şeyleri hakettiğine inanabiliyorsun, sevgisizliği hakettiğine inanabiliyorsun, haksızlığı hakettiğine bile inanabiliyorsun. ama bunların içinde en en kötüsü, birilerinin sevgisini haketmediğine inanma fikri.

neyse, bilsin yani herkes, ben kendimi hepinizi sevdiğimden çok çok daha az seviyorum, hatta hepinizi seviyorum, kendimi sevmiyorum. peki bencilim diyorsun o nasıl olacak diyorsanız da, onu da sonra anlatırım.