Tam olarak 3 yıl, 5 ay, 29 gün geç kalınmış bir veda edeceğim.
Neden şimdi bilmiyorum, bugün biraz hüzünlü bir ruh halinde olduğumdan belki.
Belki anneme biraz kırgın olmamdan, belki beni anlamayan herkese sitem etmek istememden.
Bu kadar zaman sonunda, ilk arkadaşıma veda edesim geldi, belki de hiç bir sebebi yok.
Henüz ayrılık olduğunu idrak edemediğim bir ayrılık yaşıyordum, dönüşü var sandığım. 8 yaşımdan beri arkadaşım olan Dilara'nın büyük bir acısına ortak olmaya çalışıyordum, acıların paylaştıkça azaldığına olan inancım henüz kuvvetliydi. Okulumdan yeni mezun olmuş, iş aramaya başlamama yalnızca bir kaç hafta kalmıştı. Hayatımın en hızlı ve radikal değiştiği günlerde sanıyordum kendimi, tepetaklak olmak üzere olduğundan haberim yoktu.
Bambaşka bir haldeydim. Aklım kaç karış havadaydı sahi? Ayrılığı kabullenemediğim dakikalar, aklımda yalnızca adamın biri, ne olur ne biter düşünerek, elimde telefon uyuyakalmıştım gecenin bir yarısı, Bodrum sıcağında. Her gece yastığa başımızı koyarken, gece bıraktığımızdan daha iyi bir dünyaya uyanacağımız umuduyla yumuyormuşuz gözlerimizi, ertesi sabah öğrenecektim.
Annemin ağladığından eminim, babam da ağlıyordu galiba. Kavga mı ediyorlardı? Birine bir şey mi olmuştu? İzmir'de herkes iyi miydi, kötü bir haber mi almışlardı, umarım almamışlardır diye düşünüyordum geceden kalma gözlerimi zar zor açmaya çalışırken. Yataktan kalkışım, yanlarına gidip "ne oldu??" dehşetim, babamın yaşlı gözleri ve çaresiz kafa sallayışı, hepsi bir kaç saniye, ve bir kaç ömür uzunluğundaydı.
Sadece adını söyledi. İlk arkadaşımın. Başka bir şey söylemesine gerek yoktu olduğum yerde çökmem için. Anlamıştım.
Hayat sandığımızdan da enteresan. Sonsuza kadar kalacak sandığımız şeyleri öyle ani, öyle sert alıyor ki ellerimizden, ne şaşırmaya, ne öfkelenmeye, ne itiraz etmeye vakit bulabiliyoruz. Kalakalmak diye bir fiil iyi ki var güzel dilimizde, kalakalıyoruz. Ben o duvar dibinde kalakaldım, bir kaç yıldır da bir parçam hala o duvar dibinde sanki.
Anlatamayacağım, başlarken anlatabileceğimi düşünmüştüm. Veda da edemeyeceğim sanırım, garip, hala hazır değilim. Kolumdaki dövmeye selam gönderip, küçük bir isyan ederek bitireceğim şimdilik. Çünkü kaybetmeyi kabullenmek sandığımdan daha zor. Kendimi kandırmak içinse fazla yaşlıyım.
-Şimdi hitap biçimimi değiştirip, üçüncü tekil şahıstan "sen" demeye geçiyorum.-
Yine de bencil duygularımı bir kenara bırakabildiğim nadir anlarda, mutluyum senin için. Öyle bir kurtuldun ki, varsın ben sana veda edememiş olayım. Hem veda dediğin nedir ki, gittin sandığım anda, rüyamda öyle bir yanımdaydın ki, asla veda etmeyeceğini biliyordum. Demek ki bir kaç dakika içinde bile değişebilen hislerim çok da yanılmıyor bu konuda, veda için geç kalmadım çünkü aslında gerçek bir vedaya gerek yok. Çünkü hissedebildiğimiz kadar yakın, kabullenebildiğimiz kadar uzağız. Ben şimdi seni yanıbaşımda hissediyorum ve inanmazsın, keyfim epey yerinde.
İsyan edecektim? Etmiyorum, ondan da vazgeçtim. Mutlu olduğumu biliyorsun, görüyorsun. Seni çok özlediğimi de. Özlem kelimesinin içini bomboş bırakacak kadar özledim seni, öyle ki yeni kelimeler lazım bu dile sanki, artık ihtiyacımı karşılamıyor. Bir tek şarkı var her dinlediğimde gülümsemeyle ağlama arasında gidip gelen histerik sahneler yaşamama sebep;
it's been a long day without you my friend. and i'll tell you all about it when i see you again.
22 Şubat 2018 Perşembe
3 Şubat 2018 Cumartesi
Balon
2-2,5 yaşlarımdayım sanırım, çekirdek ailenin tek çocuğu, kendinden küçük bir kuzeniyle büyük ailenin de ilk torunu, ilk göz ağrısı olmaktan gelen bir şımarıklık mevcut her hareketimde, bir de her istediğinin saniyesinde kucağına düşmesi var tabii, benden iyisi yok. Yine böyle bir gün, güneşli güzel bir hava, Beylerbeyi'ndeyiz ailece. Babam, henüz yeni kullanmaya başladığı kamerası ile çekimde. Her hareketimi ölümsüzleştiriyor, 20-25 sene sonra psikolojimi darmadağın edeceğinin elbet bilincinde değil. Videoya çekilmenin ne demek olduğunu henüz pek bilmiyorum, herhangi bir yapmacıklık yok hareketlerimde, tamamen neysem oyum. Annem, henüz 24 yaşlarında (evet benim şu anki yaşımdan bir 3,5 yıl kadar genç, fakat bir o kadar daha olgun, "anne" olmuş bir kadın) tüm Avrupailiği ile ekranda görünüyor.
Hemen arkasındayım, fazla uzağa gidemem ya, sesim yine çatallı, mutluluk saçan bir tonda "anneeee, baaabaaaa, baaaaakk" diye annemin henüz satın aldığı balonlarımı gösteriyorum etrafa. Biri pembe, biri mavi iki balon bağlanmış iki bileğime. Biri Can'ın. Can, kuzenim. "Mavi Can'ın, pembe Destine'nin" diyor annem. -mavi her zaman en sevdiğim renkti, pembeyi de hiç sevmezdim küçükken, sahi neden erkeklere mavi, kızlara pembe? Çocuk olarak karşılaştığımız ilk gereksiz ayrımcılık sanırım. Renklere cinsiyet atamak hangi zihni sinirin parlak fikriymiş? Balonları bileğimden çözmeye çalışıyorum, sebep belli: "Can'a vericeem!" Annem mavi balonu bileğimden çözüyor yavaşça, pembeyi bırakıyor kolumda ama ben tatmin olmuyorum. Sakin, ılımlı bir tonla "çıkar kolumdan". Henüz istediğimi elde edemedim, bir de itiraz geliyor annemden: "Uçan balon bu Destine, çözersek kaçar, bak. Can'ın da koluna bağlayacağız." Biraz düşünüyorum, hala tatmin olmadım. 25 sene sonra hala sebebini anlayamadığım bir şekilde kolumdan çözülmesini istiyorum balonumun, elimde tutacağım. Annem defalarca uyariyor tatli tatli, sebeplerini acikliyor, ufaktan tehdide başlayacağı noktada artık huysuzlanıyorum: "kolumdan çıkaaaaar."
Annemin vurucu "bu kaçacak ve sana bir daha bana balon yok" söylemleri eşliğinde bileğimden balon yavaşça çözülüyor, mutluyum. Babam da çaktırmadan bir "Destineciğim yazık olacak balona" diyor ama, annemin naraları yanında beni pek etkileyemeyecek açıkçası. Bir kaç saniye sonra hedefine ulaşacağını bilmenin verdiği göğse sığamayan heyecanla yüzüme muhteşem bir gülümseme yerleşiyor, gerçekten benden mutlusu yok. Ah, o ipin bileğimden çözülüp parmaklarımın arasında özgürce oynamaya başladığı an.. Alt dudağımı ısırıyorum heyecandan. Neşem, istediğini elde eden bir çocuktan çok büyük ikramiye vurmuş çobanın hala olan şeyin muhteşemliğine inanamayan, büyülenmişlikle bezeli neşesine benziyor. Tabii ki uzun sürmeyecek. -Hangi mutluluk uzun sürmüş? Annenin uyardığı, başına gelecekleri anlattığı senaryolarda ne zaman yanıldığını gördün? Ne zannettin, uçan balonu "böyle tutarııım" dedin diye tutabileceğini mi? Hangi mutluluğun sen küçücük parmaklarınla tutabilirsin sandın, dört elle sarıldın diye sonsuz olmaya karar verdi?
Ama bu kadar kısa sürmesi de haksızlık. 3, bilemedin 4 saniye sonra uçuyor vicdansız pembe balon. Bu ana kadar, kendimle ilgili pek de memnun olmadığım özelliklerin ta bebekliğime kadar uzandığını keşfetmiştim: yanlışta ısrar, inat, istediğini elde etmek için gerekirse her türlü huysuzluğu yapma potansiyeli, elde ettiği an arkasını dönüp kendi kendine eğlenmeye başlayacak kadar çekilmez bir karakter. Buradan sonra ise, hayran olunması gereken bir özelliğimle tanışıyoruz: "kendi düşen ağlamazcılık." Ne demek bu? Balonum, tabii ki, saniyeler içinde parmaklarımdan gökyüzüne doğru harekete geçip bağımsızlığını ilan ettiği sırada, sadece 1-2 saniye "hasss. npacaz? kaçtı madafaka" gibi bir afallama anı yaşıyorum, sonrası hüsran ama zararsız -ya da kendine zarar- bir hüsran. Ne ağlıyorum, ne isyan ediyorum, ne birine suç atıyorum, bütünüyle bir kabulleniş söz konusu. 2-2,5 yaşında bir çocuktan beklenmeyecek bir olgunluk, kaderine boyun eğme, "ben bunu hakettim, şimdi sesimi çıkarmamalıyım" farkındalığı. Helal olsun ufaklık, şimdi benim durabileceğimden daha güçlü durmuşsun. Belki de bu yüzden bugün hatalarımızın, inatlarımızın sonucunda üzüldüğümüzde, kendi kendimize acımızı çekip, sonuçlarına katlanabiliyoruz hareketlerimizin. O balon o parmaklardan kayıp gitmek zorundaymış sanki, bize bu dersi vermek için.
-Küçük bir not: epey güzel bir çocukmuşum. Ağız, burun, gözler şahane. Kıyamazsın o acılı bakışlara, alt dudağı ısırıp ıstırap içinde gökyüzüne bakan o sevimli suratı gidip öpersin, sarılırsın, ne bileyim teselli edersin gibi geliyor. Annem, "anne sözü dinlemeliymişsin değil mi?" derken, babam acılı yüzüme zoom yaparak kameramanlık yeteneklerini geliştiriyor, sanat kasıyor. Günahtır el kadar çocuğa, diyemiyorum çünkü aşırı haketmişim, ama yine de.. Neyse.. Belki bu da ailemin beni güçlü biri yapma çabalarından biridir ya da yalnızca onlar da o sırada çocuk oldukları içindir.-
Ben bu videoyu ilk, 2013 yılında kardeşime 18. yaş günü için efsane bir hediye hazırlamakla meşgulken izledim. Öncesinde yıllar boyunca bana anlatıldı bu ailem tarafından fakat tabii ki abarttıklarını düşünüyordum. Abartmıyorlarmış. O günden bu güne, beni tanıyan, seven, olduğum gibi kabul edebilen değerli kimselere videoyu izletip, beni daha iyi tanıyın, neden böyleyim, ne zamandan beri böyleyim görün dedim. Yani, bu yukarıda anlatmaya çalıştığım video size izletildiyse, bilin ki benim için önemlisiniz.
Peki, bu videoyu izleyen onlarca kişinin arasından biri, yalnızca biri, bir gün beni çağırdı, elinde onlarca balonla. Bir de kalem, balonların üzerine yazı yazabilecek cinsten bir kalem. Bana dedi ki; çocukken istemeden kaçırmışsın elinden o balonu. Şimdi, isteyerek bırakacaksın. Bırakmak istediğin şeyleri yazacaksın üstüne. Her şey olabilir, neleri bırakmak istediğini düşünmeye başla. Romantik mi derdiniz? Bilmiyorum, kategorize edemeyeceğim kadar kendine has, emsali ne uzak ne yakın geçmişte olmayan, özel bir hareketti, ben romantik diyemedim, romantik bir an da değildi zaten hani sizi çok iyi tanıyan birinin yanında hissedeceğiniz rahatlık ile kendiniz olabilme özgürlüğünde, duygulandığınızı rahat rahat ifade edebilirsiniz ya, daha çok öyle bir andı.
Yazdım, yazdım, yazdım sonra bıraktım ellerimden, yükselmelerini izledim önce, bilinçle vazgeçtiklerimin. Ama hayat bana ne zaman kusursuz olmuştu ki? Hain rüzgar, balonları bir ağaca taktı.. Neredeyse kurtulamıyordum bu kez kurtulmak için can attıklarımdan. Ama 2,5 yaşımda neysem şu yaşımda da o olduğumu kanıtlarcasına inat ettim, o balonlar özgürlüklerine kavuşacaktı! Kavuştular. İçimi huzur doldurduğundan pek habersiz yanımda mutlu mutlu yürüdü sonra. Bana bıraktığı ise, ucuz bir şarap şişesinden dökülen damlaların şaşırtıcı bir şekilde muhteşem lezzetli olması gibi bir mutluluktu. Beklenmedik bir mutluluk, belki de beklenmediği için mutluluk. Şaşırtmayı hep severdi çünkü o, çocukken de böyleydi. Karşına nerede çıkacağını bilemezdin, ama hep çıksın isterdin.
22 Aralık 2017 Cuma
come back
bu bir geri dönüş ilanıdır.
son zamanlarda olan her şey, rastgele dinlediğim şarkıdan, astral seyahatimde ulaştığım yere;
gördüğüm rüyadan, seneler öncesinden kalmış bir anı defterinin sayfalarına kadar, her şey ama her şey, bağıra çağıra YAZ diyor.
ilk emir bu bana; yaz.
yazıyorum bundan sonra. ne yazdığımı bilmeden.
gün gelir, o seyahat bloggerlarından çok daha ağır seyahat içeriği yazarım, gün gelir ergenlikteki dramalar çıkar su yüzüne. tek bir şey var ki, burası boş kalmamalı.
sanki burası boş kaldıkça içim de boş kalmış. halbuki buradan uzak geçen yıllarda neler oldu neler..
en iyi arkadaşım hep "previously on des.." diyerek başlar hikayelerime, aksiyonlu hayatımın görüşmediğimiz günlerinde neler yaşandığını anlatayım diye. ben de öyle başlayacağım. bugün, bu akşam değil. niyet koymak önemli dediler, şu konularda kesinlikle yazmaya niyet koyayım da, sonra üstlerini çizerim:
izlanda seyahatim
uçma takıntım üzerine kalkıştıklarım
kaybettiğim bebeklik arkadaşım
londra'dan kabak'a geldiğim bir gün içinde başıma gelenler
kurumsal hayata olan isyanım
2018 hedeflerim
kimi sevsem gidişi
yakında görüşeceğiz.
son zamanlarda olan her şey, rastgele dinlediğim şarkıdan, astral seyahatimde ulaştığım yere;
gördüğüm rüyadan, seneler öncesinden kalmış bir anı defterinin sayfalarına kadar, her şey ama her şey, bağıra çağıra YAZ diyor.
ilk emir bu bana; yaz.
yazıyorum bundan sonra. ne yazdığımı bilmeden.
gün gelir, o seyahat bloggerlarından çok daha ağır seyahat içeriği yazarım, gün gelir ergenlikteki dramalar çıkar su yüzüne. tek bir şey var ki, burası boş kalmamalı.
sanki burası boş kaldıkça içim de boş kalmış. halbuki buradan uzak geçen yıllarda neler oldu neler..
en iyi arkadaşım hep "previously on des.." diyerek başlar hikayelerime, aksiyonlu hayatımın görüşmediğimiz günlerinde neler yaşandığını anlatayım diye. ben de öyle başlayacağım. bugün, bu akşam değil. niyet koymak önemli dediler, şu konularda kesinlikle yazmaya niyet koyayım da, sonra üstlerini çizerim:
izlanda seyahatim
uçma takıntım üzerine kalkıştıklarım
kaybettiğim bebeklik arkadaşım
londra'dan kabak'a geldiğim bir gün içinde başıma gelenler
kurumsal hayata olan isyanım
2018 hedeflerim
kimi sevsem gidişi
yakında görüşeceğiz.
8 Nisan 2016 Cuma
zorlu mücadele sonunda
Bloguma erişemiyordum.
Çünkü blogun ait olduğu maile erişemiyordum.
Şeytan dürttü, bugün yine bir kastım.
Buyrun başardım.
2 yıldan fazla oldu, bir başlarsam susmam. Şuan çalışmam gerekiyor, ama en kısa zamanda dönüyorum bu kesin.
Çünkü öyle böyle özlememişim burayı :)
Çünkü blogun ait olduğu maile erişemiyordum.
Şeytan dürttü, bugün yine bir kastım.
Buyrun başardım.
2 yıldan fazla oldu, bir başlarsam susmam. Şuan çalışmam gerekiyor, ama en kısa zamanda dönüyorum bu kesin.
Çünkü öyle böyle özlememişim burayı :)
2 Eylül 2013 Pazartesi
farketmeden
uzun zaman olmuş değil mi? en son çürük elmalarımdan bahsediyormuşum aylar önce. ne saçma.
kendinizden sıkılmıyor musunuz bazen siz de? hani ne diyorum ben, kapasam ya şu çenemi gibi..
bu gece kendime eziyet günüm. sek viski içmiyordum hayatıma red bull girdiğinden beri. bu gece sek viski içip, viskiden daha sert fikret kızılok şarkılarını uygun gördüm kendime. bir iki sene öncesine selam gönderirken biraz acı çekmeyi hak ettim bu gece.
her zamanki gibi deniz'i özledim. charlie'nin melekleri vardı, onun en sevdiği "tam gaz". lucy'sine bayılırdı. his lucy. andım, "rahmet" diledim, anlamını bile bilmiyorum. sonra da kendime güldüm ne rahmeti, konuş onunla dedim biraz konuştum. o gittiğinden beri izliyor ise beni, hep diyorum, katıla katıla gülüyordur.
konu deniz değildi bu akşam. yine de ne zaman mutsuz olsam sanki onu katlamak zorundaymışım gibi beni mutsuz eden her şeyi önüme koyarım. deniz'in yokluğu onlardan biri.
kaan'ı özledim. hatta kaanları. herkesin gülüp dalga geçtiği bir şey belki ama, kalbini delik deşik etmiş olaylarla dalga geçmemeliler bence. düşünsenize, birini geride bırakırken aslında kaç kişi bırakmış oluyorsunuz? yıllar önce en iyi arkadaşımdan vazgeçmiştim.
bugün, vazgeçmiyorum da, en iyi arkadaşım beni umutsuz birine dönüştürüyor. ben ve umutsuzluk? komik, çünkü kendimde bulacağım en son özellik derdim herhalde. hayalperesttim baya, özgür ruhlu falan. kendimi kandırdığım milyon noktadan yalnızca biri.dövmemi biliyor musunuz? dövmemi sevmiyorum bir kaç gündür. ilk dövmemi yani, hani asıl aşık olduğum dövmem. sahte geliyor bana biraz. aslında ne kadar da beni anlatıyordu. eskiden.
"rüya bütün çektiğimiz" şimdi iki parça can'ı dinliyorum, neden, çünkü ayvalık'ta biz onu dinlerdik. çünkü hayatımın en mutlu anıydı. "bilmezler nasıl aradık birbirimizi" mi daha iyi şuan, yoksa "iki yitik hasret" mi? yemin ederim sarhoş değilim.
alkolden değil, kafam bu şekilde. gidiyor geliyor, birilerine dalıyor, bir yerlerde buluyorum kendimi. bir anda amsterdam'da bir evlenme teklifi ediyorum, bir anda ortaokulda sınıf arkadaşımı tokatlıyorum. amcamın cenazesindeyim, sonra yedinci doğum günümde. bir ara balıkesirde düğünde gibiydim, şimdi uludağda titreyerek ağlayarak otelden kaçıyorum.
yaşanmışlık ne kadar çoksa, kendinden o kadar uzaklaşıyorsun. birinde ne kadar kaybolduysan, bir daha sen i bulman o kadar imkansız. ben en son ne zaman kendimdeydim, ne zaman onun içinde kayboldum, bilmiyorum. bildiğim, dengem bozuluyor o uzaktayken. ve o çok uzun zamandır çok uzakta. ondan başka kimsem yok konu "o" ise. annem bile yok. anneme sarılıp ağlamak istediğim anlarda balkona çıkıp kendimi sakinleştirmek zorundayım. çünkü annem ondan bahsedemiyor bile.
neyse ki bellek yeni iyi arkadaşım. dönüp dönüp eskiyle konuşuyorum. artık aramızda olmayanların hayalleriyle konuşuyorum, şimdi yanımda olmayanın hayaliyle.
umarım bu yazdıklarımı kimse okumaz, yarın sabahki destine dışında.
kendinizden sıkılmıyor musunuz bazen siz de? hani ne diyorum ben, kapasam ya şu çenemi gibi..
bu gece kendime eziyet günüm. sek viski içmiyordum hayatıma red bull girdiğinden beri. bu gece sek viski içip, viskiden daha sert fikret kızılok şarkılarını uygun gördüm kendime. bir iki sene öncesine selam gönderirken biraz acı çekmeyi hak ettim bu gece.
her zamanki gibi deniz'i özledim. charlie'nin melekleri vardı, onun en sevdiği "tam gaz". lucy'sine bayılırdı. his lucy. andım, "rahmet" diledim, anlamını bile bilmiyorum. sonra da kendime güldüm ne rahmeti, konuş onunla dedim biraz konuştum. o gittiğinden beri izliyor ise beni, hep diyorum, katıla katıla gülüyordur.
konu deniz değildi bu akşam. yine de ne zaman mutsuz olsam sanki onu katlamak zorundaymışım gibi beni mutsuz eden her şeyi önüme koyarım. deniz'in yokluğu onlardan biri.
kaan'ı özledim. hatta kaanları. herkesin gülüp dalga geçtiği bir şey belki ama, kalbini delik deşik etmiş olaylarla dalga geçmemeliler bence. düşünsenize, birini geride bırakırken aslında kaç kişi bırakmış oluyorsunuz? yıllar önce en iyi arkadaşımdan vazgeçmiştim.
bugün, vazgeçmiyorum da, en iyi arkadaşım beni umutsuz birine dönüştürüyor. ben ve umutsuzluk? komik, çünkü kendimde bulacağım en son özellik derdim herhalde. hayalperesttim baya, özgür ruhlu falan. kendimi kandırdığım milyon noktadan yalnızca biri.dövmemi biliyor musunuz? dövmemi sevmiyorum bir kaç gündür. ilk dövmemi yani, hani asıl aşık olduğum dövmem. sahte geliyor bana biraz. aslında ne kadar da beni anlatıyordu. eskiden.
"rüya bütün çektiğimiz" şimdi iki parça can'ı dinliyorum, neden, çünkü ayvalık'ta biz onu dinlerdik. çünkü hayatımın en mutlu anıydı. "bilmezler nasıl aradık birbirimizi" mi daha iyi şuan, yoksa "iki yitik hasret" mi? yemin ederim sarhoş değilim.
alkolden değil, kafam bu şekilde. gidiyor geliyor, birilerine dalıyor, bir yerlerde buluyorum kendimi. bir anda amsterdam'da bir evlenme teklifi ediyorum, bir anda ortaokulda sınıf arkadaşımı tokatlıyorum. amcamın cenazesindeyim, sonra yedinci doğum günümde. bir ara balıkesirde düğünde gibiydim, şimdi uludağda titreyerek ağlayarak otelden kaçıyorum.
yaşanmışlık ne kadar çoksa, kendinden o kadar uzaklaşıyorsun. birinde ne kadar kaybolduysan, bir daha sen i bulman o kadar imkansız. ben en son ne zaman kendimdeydim, ne zaman onun içinde kayboldum, bilmiyorum. bildiğim, dengem bozuluyor o uzaktayken. ve o çok uzun zamandır çok uzakta. ondan başka kimsem yok konu "o" ise. annem bile yok. anneme sarılıp ağlamak istediğim anlarda balkona çıkıp kendimi sakinleştirmek zorundayım. çünkü annem ondan bahsedemiyor bile.
neyse ki bellek yeni iyi arkadaşım. dönüp dönüp eskiyle konuşuyorum. artık aramızda olmayanların hayalleriyle konuşuyorum, şimdi yanımda olmayanın hayaliyle.
umarım bu yazdıklarımı kimse okumaz, yarın sabahki destine dışında.
28 Mart 2013 Perşembe
bir sepet elma
geçen gün düşünürken bu metafor geldi aklıma, "bir sepet elma". ne için? yolumuza devam ederken yanımızda taşıdıklarımız için..
ailenden herkes birer kırmızı elma. arkadaşların da öyle. sepetinin içinde tutuyorsun onları, hepsi senin için çok değerli çünkü gitmen gereken uzun bir yol var ve biliyorsun, o yolda yalnız olmamalısın, aç kalmamalısın. hepsine tek tek ihtiyacın olacak.
ne kadar ağır olduğu önemli değil sepetinin. yük gibi görmüyorsun onları. omuzların ağrısa da kolların kopsa da taşırsın sonuna kadar, sonsuza kadar çünkü onlar senin için değerli, çünkü sen onlara muhtaçsın.
ağır diye bir elmayı çıkarıp yolun kenarına atmazsın. asla da atmazsın. durur dinlenirsin, gerekirse yolundan saparsın geç kalırsın ama vazgeçmezsin. ne zaman bir elmayı yolun kenarında bırakırsın peki?
"ben bu soruya şöyle bir cevap getirdim. çürüdükleri ve diğer elmaları da çürüme tehlikesine soktukları zaman."
ne demek bu? neden çürüsün ki durup dururken o değerli elmalar? bilmem.. belki bir kurt vardır o elmayı içten içe kemiren, dıştan hiç görmemişsindir sepetine alırken. belki elma zamanla kurduna yenilmiştir ve çürümüştür.. bilemem.. belki o çürüyenden bile vazgeçemezsin de, elinde tutarsın, cebine atarsın..
peki çürük elma sana zarar vermekten vaz geçer mi? yapar mı bunu? kurdunu kabuğunun dışına kovabilir mi? sanırım en çok burada kalbimi kırdı metaforum. çünkü çürüyen bir elma bir daha sağlıklı bir elma olamaz. sağlıklı elmaları da tehdit eder. taşıyana da tehlike yaratır.
yolun kenarında bırakmalı o elmayı, işte tam o zaman. sırtın ağrıdığında değil. yorulduğunda hiç değil.. o çürüdüğünde. için rahat olmalı o zaman, sen sonuna kadar taşıdın diye..
isteriz ki sepetimiz gittikçe ağırlaşsın. dostlar aile olsun, arkadaşlar dost. herkes temiz olsun, kan kırmızı olsun, taptaze, ilk günkü gibi dursun.
ama zaten hayatta ne tam olarak istediğimiz gibi gidiyor ki?..
ailenden herkes birer kırmızı elma. arkadaşların da öyle. sepetinin içinde tutuyorsun onları, hepsi senin için çok değerli çünkü gitmen gereken uzun bir yol var ve biliyorsun, o yolda yalnız olmamalısın, aç kalmamalısın. hepsine tek tek ihtiyacın olacak.
ne kadar ağır olduğu önemli değil sepetinin. yük gibi görmüyorsun onları. omuzların ağrısa da kolların kopsa da taşırsın sonuna kadar, sonsuza kadar çünkü onlar senin için değerli, çünkü sen onlara muhtaçsın.
ağır diye bir elmayı çıkarıp yolun kenarına atmazsın. asla da atmazsın. durur dinlenirsin, gerekirse yolundan saparsın geç kalırsın ama vazgeçmezsin. ne zaman bir elmayı yolun kenarında bırakırsın peki?
"ben bu soruya şöyle bir cevap getirdim. çürüdükleri ve diğer elmaları da çürüme tehlikesine soktukları zaman."
ne demek bu? neden çürüsün ki durup dururken o değerli elmalar? bilmem.. belki bir kurt vardır o elmayı içten içe kemiren, dıştan hiç görmemişsindir sepetine alırken. belki elma zamanla kurduna yenilmiştir ve çürümüştür.. bilemem.. belki o çürüyenden bile vazgeçemezsin de, elinde tutarsın, cebine atarsın..
peki çürük elma sana zarar vermekten vaz geçer mi? yapar mı bunu? kurdunu kabuğunun dışına kovabilir mi? sanırım en çok burada kalbimi kırdı metaforum. çünkü çürüyen bir elma bir daha sağlıklı bir elma olamaz. sağlıklı elmaları da tehdit eder. taşıyana da tehlike yaratır.
yolun kenarında bırakmalı o elmayı, işte tam o zaman. sırtın ağrıdığında değil. yorulduğunda hiç değil.. o çürüdüğünde. için rahat olmalı o zaman, sen sonuna kadar taşıdın diye..
isteriz ki sepetimiz gittikçe ağırlaşsın. dostlar aile olsun, arkadaşlar dost. herkes temiz olsun, kan kırmızı olsun, taptaze, ilk günkü gibi dursun.
ama zaten hayatta ne tam olarak istediğimiz gibi gidiyor ki?..
7 Mart 2013 Perşembe
prenses ve kötü kraliçe
Çok emin değilim, ilk 10 sene çok net olmadığından tabii, ama hayatım boyunca bazı şeylere hiç prim vermediğime inanıyorum. Kötü niyet gibi. Kötü niyetlilerden olduğum bir tek gün yok mesela, hep ya iyi düşündüm, ya hiç düşünmemeye çalıştım. Bu konularda bir kızdan çok erkeğe benzerim mesela, birine imada bulunmam çoğu zaman. O kadar açık söylerim ki karşımdaki açıklığıma şaşırır. O yüzden arkadan iş çevirmek, birilerini çekiştirmek, başkalarını doldurmak, "saman altından su yürütmek" kısaca, hiç bana göre olmayan şeyler. Çoğu kıza yakışır ya, "sahte" sevgiler, sahte arkadaşlıklar, ne istediğini söyleyemeyen, ancak iş çevirerek elde eden insanlar, bana hiç uymazkar, hiç hiç bana göre değiller.
Bu sebepten bazen çok yalnız hissettiğim doğru. Kendimi birilerine kanıtlama güdüm doğuştan noksan olduğu için, "kim ne düşünürse düşünsün, ben kendimi bildikten sonra önemli değil" kafasındayım hep. Bu insana huzur verir mesela. Bir düşünün, kıskanç, fesat insanlar huzurlu olamaz. Hep kuran, hep karşısındakinin hareketlerinin altında başka şeyler, fazla şeyler arayan insanlar huzurlu yaşayamaz, huzurlu uyuyamaz. Ben hep rahat uyurum, kafamda o tilkiler hiç gezinmedi benim. Ha, sinsi değilim diye saf olduğumu da söylemiyorum tabii ki. Hiç saf değilim hem de, çok zordur beni kandırmak. Kanmış gibi yaparım, muhatap olmadığım için. Ciddiye almadığım için, önemsemediğim için. Karşımda önemsediğim biri varsa ancak onun için uğraşırım, değdiğine inanıyorsam. Çoğu zaman yanıldım ama, denedim en azından bunu.
Anlayamadığım, büyük bir özgürlükle kutsanmışken insanların neden bundan faydalanmadıkları.. Birini sevmeme özgürlüğüne sahibiz hepimiz. Düşünsenize, kimse HİÇ BİRİNİ sevmek zorunda değil. Zorunda değiliz! Sevmeyebiliriz.. Peki, ne sebep oluyor özgürlüğünüzü unutmanıza? Ne sebep oluyor sevmediğiniz insanlara sahte gülücükler dağıtmanıza, sahte sevgi sözcükleri kurmanıza? Benliğiniz hiç dürtmüyor mu sizi, "özgürsün sen, istediğin gibi davranabilirsin!" demiyor mu vicdanınız sizin? Yoksa sizde doğuştan noksan olan erdemler benlik sahibi olmak, vicdan sahibi olmak gibi hayati şeyler mi?
Saf değilim dedim ama, bir konuda çok safım. Bir gün mutlaka fesatlığın kaybedeceğine, iyiliğin, iyi niyetin, açıklığın, dobralığın kazanacağına çok içten inanıyorum. Hala, saf gibi inanıyorum. Beni bu inancımdan uzaklaştırmaya çalışan herkese, her şeye rağmen inanmaya hep devam ediyorum. Kötü kraliçe hep kötü hamleler yapıyor, ben pamuk prenses gibi, iyiliğe tutunuyorum. İçimdeki en büyük korku belki, bir gün o acıdığım, iğrendiğim insanların kapıldığı duygulara kapılmak. Onlara benzemekten ödüm kopuyor.. Bugüne kadar benzemedim, benzemediğim için de kabul edemediler bir türlü, kendileri gibi kötü olanları kabul edebilir ancak kötü olanlar. Ama hala, yakışıklı prensiyle sonsuza kadar mutlu yaşayan pamuk prenses masalı var benim hafızamda. Hiç birine istediğini verip kötü olmaya niyetim yok asla..
Bu sebepten bazen çok yalnız hissettiğim doğru. Kendimi birilerine kanıtlama güdüm doğuştan noksan olduğu için, "kim ne düşünürse düşünsün, ben kendimi bildikten sonra önemli değil" kafasındayım hep. Bu insana huzur verir mesela. Bir düşünün, kıskanç, fesat insanlar huzurlu olamaz. Hep kuran, hep karşısındakinin hareketlerinin altında başka şeyler, fazla şeyler arayan insanlar huzurlu yaşayamaz, huzurlu uyuyamaz. Ben hep rahat uyurum, kafamda o tilkiler hiç gezinmedi benim. Ha, sinsi değilim diye saf olduğumu da söylemiyorum tabii ki. Hiç saf değilim hem de, çok zordur beni kandırmak. Kanmış gibi yaparım, muhatap olmadığım için. Ciddiye almadığım için, önemsemediğim için. Karşımda önemsediğim biri varsa ancak onun için uğraşırım, değdiğine inanıyorsam. Çoğu zaman yanıldım ama, denedim en azından bunu.
Anlayamadığım, büyük bir özgürlükle kutsanmışken insanların neden bundan faydalanmadıkları.. Birini sevmeme özgürlüğüne sahibiz hepimiz. Düşünsenize, kimse HİÇ BİRİNİ sevmek zorunda değil. Zorunda değiliz! Sevmeyebiliriz.. Peki, ne sebep oluyor özgürlüğünüzü unutmanıza? Ne sebep oluyor sevmediğiniz insanlara sahte gülücükler dağıtmanıza, sahte sevgi sözcükleri kurmanıza? Benliğiniz hiç dürtmüyor mu sizi, "özgürsün sen, istediğin gibi davranabilirsin!" demiyor mu vicdanınız sizin? Yoksa sizde doğuştan noksan olan erdemler benlik sahibi olmak, vicdan sahibi olmak gibi hayati şeyler mi?
Saf değilim dedim ama, bir konuda çok safım. Bir gün mutlaka fesatlığın kaybedeceğine, iyiliğin, iyi niyetin, açıklığın, dobralığın kazanacağına çok içten inanıyorum. Hala, saf gibi inanıyorum. Beni bu inancımdan uzaklaştırmaya çalışan herkese, her şeye rağmen inanmaya hep devam ediyorum. Kötü kraliçe hep kötü hamleler yapıyor, ben pamuk prenses gibi, iyiliğe tutunuyorum. İçimdeki en büyük korku belki, bir gün o acıdığım, iğrendiğim insanların kapıldığı duygulara kapılmak. Onlara benzemekten ödüm kopuyor.. Bugüne kadar benzemedim, benzemediğim için de kabul edemediler bir türlü, kendileri gibi kötü olanları kabul edebilir ancak kötü olanlar. Ama hala, yakışıklı prensiyle sonsuza kadar mutlu yaşayan pamuk prenses masalı var benim hafızamda. Hiç birine istediğini verip kötü olmaya niyetim yok asla..
3 Şubat 2013 Pazar
Deniz
Kimseye anlatamadıklarımı geceleri sana anlatıyorum uykumda.
Nasılsa yargılayamazsın. Yapabilseydin bile yapmazdın hem.
Uludağ'da hep aklımdaydın, bir keresinde burnunu kırmıştın çünkü orada.
Keşke kendine verdiğin zarar kırık burnunla kalsaydı. Keşke Abant Parke'nin oradaki ağacı yerinden söken araba senin kullandığın olmasaydı.
Kısacası yine diyorum, keşke burada olsaydın.
Seni çok özlüyorum ve kime nasıl ne anlatılır bilmiyorum. İnsanlar anneleri babaları için üzülüyor, ben her yerde hala seni görüyorum. Bir şey yap, uykuma gel sabahıma gel ama gel, bir konuşalım. İçimi açmadan ilerleyemeyeceğim daha.
Nasılsa yargılayamazsın. Yapabilseydin bile yapmazdın hem.
Uludağ'da hep aklımdaydın, bir keresinde burnunu kırmıştın çünkü orada.
Keşke kendine verdiğin zarar kırık burnunla kalsaydı. Keşke Abant Parke'nin oradaki ağacı yerinden söken araba senin kullandığın olmasaydı.
Kısacası yine diyorum, keşke burada olsaydın.
Seni çok özlüyorum ve kime nasıl ne anlatılır bilmiyorum. İnsanlar anneleri babaları için üzülüyor, ben her yerde hala seni görüyorum. Bir şey yap, uykuma gel sabahıma gel ama gel, bir konuşalım. İçimi açmadan ilerleyemeyeceğim daha.
10 Ocak 2013 Perşembe
Boğaziçi'nin beyazı
Kar ve Boğaziçi kelimeleri bende ne uyandırsın, heryerin karla kaplandığı bir Ocak günü Hisarüstü'nde kalmış, yokuşlardan 5 kere düşerek tırmanıp okula varmış ve proficiency'e girmiş bir kız imgesi. Ben. Çirkin Kuzey Kampüs'ü bile güzelleştiren bembeyaz pamuk. New Hall binası. Otobüs durağınıın oradaki geniş bahçeli evin önündeki peyzaj harikası ağaç. (unutmayıp Kaan'a sormalı o ağacın adını.)
4 sene. Boğaziçi öğrencisi olduğum 4 sene. İstanbul'a kar yağan 4 kış. Karda okul çevresinde olduğum oran 3/4. Kendi zekamdan şüphe duyma sebebim, Güney Kampüs'e hiç inmememiş olmam bu 3 senede. Bugün işletme finalim orada olmasaydı inmeyecektim de yine. Mecburiyetten indim güneye, hayranlıkla, mutlulukla ağlayacak haldeydim en son.
Umrumda değil, bütün laflarımı da yutarım, koyacağım bir sürü fotoğraf. Çünkü tekrar ediyorum, ben hayatımda böyle güzel bir şey görmedim. Annemin yemekleriydi, anneannemin ninnisi, babamın sarılması, kardeşimi öpmek, sevgilime kavuşmak, en yakın arkadaşın omzunda ağlamak, istediğim liseyi kazanmak, martı olmaktı. Bütün mutluluklarımdı. Manzara, Kennedy Lodge özellikle, kalbim bir ara kendi kendine dolaştı oralarda, hatırlamıyorum ne gördü ne hatırladı.
Doğa ana bana kıyak geçti bugün. Boğaz'ın en beyaz mavisini, Boğaz'ın en güzel noktasından izletti. Dünyada kötü kimse yoktu, kötü hiç bir şey yoktu. Ölüm yoktu ayrılık yoktu finaller de yoktu. Beyaz koku vardı, pamuk mutluluk vardı, sımsıcak buz vardı. Kalp dolusu heyecan, kalbe sığmayacak coşku vardı. Kendimi bir yerlere bırakıp karlar okulu terkedene kadar orda kalmak istedim.
Ayaklarım çok üşüdü ama. Ellerim ve burnum da. Ben hep çok üşürüm zaten. Üşümesem ne güzel, sabaha kadar izlerdim bu hayatım boyunca hafızamda saklayacağım manzarayı. Olsun. Bazen memnuniyetsizliğimi tatminsizliğimi yaşatmayacak şeyler oluyor işte. Bugün onlardan biri mesela.
5 Ocak 2013 Cumartesi
eski
Ayvalık'ta bir masa, karşılıklı oturmuş ağlıyoruz. Kaybettiğimiz birinden bahsediyoruz önce, hayata veda edenlerden. Sonra hayatımızda olup mutsuz olanları anlatıyoruz. Mutsuzluklarına ağlıyoruz bir süre de. Bir de kedi var ayağımızın altında, arada itiyorum rahatsız ediyor çünkü beni.
Cunda'da bir iskele. Yanyana oturmuş şarap içiyoruz. Gitar çalıyor ben de iğrenç sesimi umursamadan eşlik ediyorum. Yakamozların gerçek hikayesini öğreniyorum sonra.
Çataltepe'nin en tepesinde güneşin doğuşunu izliyoruz. "İki Parça Can" eşlik ediyor ruhlarımıza, bu sefer huzurdan, mutluluktan ağlıyoruz.
Bir şömine var gözlerimin önünde, durmadan odun attığım üstüne. Dünyanın en mutlu bahçesine açılan beyaz bir kapı var önümde. Olmam gereken yüzlerce yer varken oradayım ben. Kapıdan çıktığım an mutluluğa adım atıyorum, geri adım atarsam oranın adı huzur. Parlıyoruz. Açamıyorum gözlerimi bitecek korkusuyla çünkü bitecek, biliyorum. Şelaleden akan su değiliz ki biz sonsuz olalım. Ya da her sabah inatla doğan güneş değiliz. Mevsim bile değiliz, gidip gidip geri gelemiyoruz. Çok sevdiğimiz bir şarkıyız biz. Hevesle, onlarca kez arka arkaya dinleyebiliyoruz önce. Seyrekleşiyor sonra. Sesini kısmaya başlıyoruz artık. Bir de eskisi gibi ona odaklanmıyoruz çalmaya başladığında. Fonda onu dinlemek güzel ama, bir elimizde telefon, bir yandan televizyon açık olsa da sorun değil şimdi.. Ve en sonunda başlıyor "geç" tuşuna basmalar. Daha güzel bir şarkı olduğundan değil, artık o şarkıyı sevmediğinden de değil. Nasılsa fonda hep çalacak diye belki, geç diyebiliyor ellerimiz. Ve şarkımızın boynu bükülüyor artık.Çalmak istemiyor, kırık kırık çalıyor arkada ama onun kırıldığının farkında değiliz biz. Şarkı işte, seviyoruz da onu, çalsın. Ya çalmazsa, demiyoruz.. Demeliyiz ama, demiyoruz işte dikkat etmiyoruz yeterince. Hep yeterince dikkat etmemekten kaybetmedik mi? Ettik. Ama bu sefer kaybetmeyeceğimizden o kadar emindik ki, kaybedebileceğimiz ihtimalini düşünmedik bile. Bu yüzden şarkımız çalmayı bıraktığında nereye savrulacağımız, ne hale düşeceğimiz, şarkıyı duymadan nasıl yaşayabileceğimiz belli değil. Değil işte.
Cunda'da bir iskele. Yanyana oturmuş şarap içiyoruz. Gitar çalıyor ben de iğrenç sesimi umursamadan eşlik ediyorum. Yakamozların gerçek hikayesini öğreniyorum sonra.
Çataltepe'nin en tepesinde güneşin doğuşunu izliyoruz. "İki Parça Can" eşlik ediyor ruhlarımıza, bu sefer huzurdan, mutluluktan ağlıyoruz.
Bir şömine var gözlerimin önünde, durmadan odun attığım üstüne. Dünyanın en mutlu bahçesine açılan beyaz bir kapı var önümde. Olmam gereken yüzlerce yer varken oradayım ben. Kapıdan çıktığım an mutluluğa adım atıyorum, geri adım atarsam oranın adı huzur. Parlıyoruz. Açamıyorum gözlerimi bitecek korkusuyla çünkü bitecek, biliyorum. Şelaleden akan su değiliz ki biz sonsuz olalım. Ya da her sabah inatla doğan güneş değiliz. Mevsim bile değiliz, gidip gidip geri gelemiyoruz. Çok sevdiğimiz bir şarkıyız biz. Hevesle, onlarca kez arka arkaya dinleyebiliyoruz önce. Seyrekleşiyor sonra. Sesini kısmaya başlıyoruz artık. Bir de eskisi gibi ona odaklanmıyoruz çalmaya başladığında. Fonda onu dinlemek güzel ama, bir elimizde telefon, bir yandan televizyon açık olsa da sorun değil şimdi.. Ve en sonunda başlıyor "geç" tuşuna basmalar. Daha güzel bir şarkı olduğundan değil, artık o şarkıyı sevmediğinden de değil. Nasılsa fonda hep çalacak diye belki, geç diyebiliyor ellerimiz. Ve şarkımızın boynu bükülüyor artık.Çalmak istemiyor, kırık kırık çalıyor arkada ama onun kırıldığının farkında değiliz biz. Şarkı işte, seviyoruz da onu, çalsın. Ya çalmazsa, demiyoruz.. Demeliyiz ama, demiyoruz işte dikkat etmiyoruz yeterince. Hep yeterince dikkat etmemekten kaybetmedik mi? Ettik. Ama bu sefer kaybetmeyeceğimizden o kadar emindik ki, kaybedebileceğimiz ihtimalini düşünmedik bile. Bu yüzden şarkımız çalmayı bıraktığında nereye savrulacağımız, ne hale düşeceğimiz, şarkıyı duymadan nasıl yaşayabileceğimiz belli değil. Değil işte.
31 Aralık 2012 Pazartesi
2012
başlamadan not: 2011 yazımı okudum az önce. her yıl iyi kötü bir konsept içinde yazıyorum yıl değerlendirmesi yazılarımı, geçen sene ay ay ayırmışım. bu yıl neyle, kimle başladı, neyle kimle bitiyor gibi bir konsept seçtim saniyeler içinde. bakalım, nasıl olacak..
Denizsiz başlayan ve yine onsuz biten ilk yıl 2012. Kötü bir başlangıç gibi görünebilir yıl değerlendirmesi için, fakat değil. Kabullenmeye başlıyorum yavaş yavaş. Hala arkadan ona benzettiğim birini görünce milisaniyeler için kalbim yerinden çıkmayı deniyor ama, o da alıştı artık daha çabuk oturuyor geri. Yeni yıla yine ona iyi seneler dileyemeden giriyorum ama, bu değişmedi..
Akın Sokak'taki bu yeni yuvada başlayıp bitiyor yine bu sene. Değişmeyen şeylerden. Uzuun bir süre de değişmeyecek gibi.
Çok sevdiğim bir Kaansız başladı, onsuz bitiyor. Çok sevdiğim bir başka Kaanlı başladı, onunla bitiyor. İlginç değil mi, birisi için uzun süredir hiç yokum ben, birisi içinse uzun süredir varım. Sarhoşken bunu düşünürsem şizofrenik hareketler sergilerim, o kadar ilginç bence.
Red Bullsuz başladı 2012, sonlarına doğru hayatıma girdi kendileri, iyi ki girdi, umarım 2013ü de birlikte karşılarız kendileriyle.
Yapım, kafam, duygusallığım ya da düşünce seviyem fazla değişmedi, yaşım bir tık yukarı atmış olsa da, geçen sene yine aynı koltukta oturup yazan kıza uzak hissedecek kadar büyümemişim demek. İstek, arzu, hayallerimde yine çok değişiklik yok, hala en büyük arzum uçmak.
Finallerde bir sıkıntı olmazsa önümüzdeki günlerde, senior olarak bitiriyorum 2012yi, öyle başlamamıştım oysa.. Yani artık Boğaziçi maceramızın da sonuna geliyoruz yavaştan.. Can acıtan yeni bir şey bulduk kendimize. Ama Boğaziçili olarak girdiğim yıldan yine Boğaziçili olarak çıkıyorum.
Sena için söylediklerim geçen seneden bugüne değişmedi. Onun rengi de değişmedi şükür. 2012 onunla başladı, onunla bitiyor gene. +Can'ı var ama, iyi ki de var sıpa. Cansız başlayan 2012 hem Sena'ya, hem bize Can kattı. Hadi kelime oyunum eksik olmasın.
İsimleri çok önemli değil, 2012ye başlarken "olmayanlar"sız bitiyor yine yıl. Tutarlılığımı görüp mutlu oluyorum aslında, eskisi gibi dengesiz değilim, daha az dengesizim diyelim en azından, yoksa hala 3 haziran doğumlu olmanın getirdikleri mevcut yani.
Uzun yıllardır görmediğim amcamın kaybı var 2012nin sonuna doğru yine. Görmüyordum belki ama, hayattaydı bu yıla başlarken, şimdi hayatta değil. Ne farketti denilebilir.. Ama farketti.
Bir de 2012 başlarken hayatımda olan bir sevgilim vardı. Sevgilim diyorum çünkü çok benzer durumlar ayrılık evreleri. Neyse kıssadan hisse, bir önceki maddeden ve babamın ricasından sebep bir motivasyon ile sigarayı bıraktım. 23 Kasım'da son sigaramı içtim, o günden beri içmiyorum, yani bu yıl biterken yok eski sevgilim.
Geçen sene yazdan daha ilginç bir yaz oldu bu sene, staj, üstüne sakin bir Cunda tatili, yine sakin, huzurlu bir Bozcaada gezisi. Yaş almak. Yazları kıyasladığımda yaşlanmış hissettim bir an. Bir tarafta 2011 Amsterdam'ı varken..
Galatasaray'ım ile ilgili, bu yıl başlarken de elimde kombinem her maça gitmeye çalışıyordum, yıl biterken de aynı fakat, bu sene aslanlarım Şampiyonlar Ligi'nde de heyecanlandırıyor bizi, her seferinde birbirinden güzel koreografilerle tüyleri diken diken ediyorlar, iyi ki varlar, iyi ki Galatasaraylıyım, iyi ki.
Damla'nın Barselona'ya gideceği bu yılın başında belliydi, ama şimdi gidişine 5 gün kaldı. Bizim de Ela ile yanına gitmemize bir buçuk yıl vardı, şimdi sayılı ay. Zaman 2012'de de çok hızlı geçti.
Volkan bekardı 2012ye girerken, şimdi evli. İyi mok mu yedi evlenmekle bilmiyorum. Dilara ve Büşra hala bekar, Gökhan nişanlı, eski mahallem hiç eski değil, hala evim orası, onlar hala komşularım, yanılmadığım bir konu daha.
Çağrı ve Berke de damga vurdu 2012'me. Ender yerini sağlamlaştırdı. Her zaman erkeklerin kızlardan daha iyi arkadaşlar olduğu gerçeği bam bam vurdu suratımıza.
Kings of Convenience ziyafetini 2012'de yaşadık, IAMX performansını, Morrissey efsanesini, Oh Land mucizesini.. Kaan ile paylaşılan anların büyüleri en çok buralarda ortaya çıkıyor, müzik aramızdaki her farkı yok ediyor, aynı anda aynı sesle sarhoş olan şansılardanız.
Bilemiyorum neler eksik, neler fazla bu maddelerde. Bildiğim, 2012 en azından 2011'den daha iyi bir yıldı. Daha az acı vardı içinde, barındırdığı mutluluk daha fazla olmasa da. Teyze oldum bir çeşit, dünya tatlısı bir köpek katıldı ailemize. Çalışan arkadaşlarımı görememekten yakınmaya alıştım, Anadolu-Avrupa arasında bölünen yaşamıma alıştım, her istediğimde İzmir'de olamamaya da alıştım. Alkole biraz fazla alıştım galiba, bu konuda da çalışmalara başlayacağım umarım yakın zamanda. Hatalar yaptım, hatalar yapılmasını izledim, ne zaman olmuyor ki bu. Önemli olan hatalarımızdan ders alıp tekrarlamamak falan gibi klişelere gerek yok, her hata hatadır o kadar. En önemlisi, hiç bir şey "ben"den önemli değil bunu kabul etmek, beni üzemez kimse, diyebilmek. Güzelim annelerimizin bizi elin herifi elin karısı üzsün diye doğurmadığını hatırlayabilmek. Bizi mutlu eden güzel insanların yanında, bizi mutlu eden güzel işlerin içinde olabilmek. Elimden geldiğince buna özen gösterdim geçtiğimiz yılda, yer yer başardım yer yer yapamadım tabii. 2013'e yaklaştığımız şu saatlerde önümüzdeki yıl için kendime bu hedefi koyabilirim ancak, kimsenin seni üzmesine izin verme, sana değersiz hissettiren herkesten, her yerden anında kaç, senden değerlisi yok unutma, diyebilirim kendime. En büyük şansım, annem babam ve kardeşimken, onlara hakettiklerini sonuna kadar vermeye uğraş, diyebilirim.
Eksik varsa, dolar nasılsa zamanla. Şimdilik bu kadar. Yeni yıl hepimize mutluluk getirsin. Bizden güzeli yok..
Denizsiz başlayan ve yine onsuz biten ilk yıl 2012. Kötü bir başlangıç gibi görünebilir yıl değerlendirmesi için, fakat değil. Kabullenmeye başlıyorum yavaş yavaş. Hala arkadan ona benzettiğim birini görünce milisaniyeler için kalbim yerinden çıkmayı deniyor ama, o da alıştı artık daha çabuk oturuyor geri. Yeni yıla yine ona iyi seneler dileyemeden giriyorum ama, bu değişmedi..
Akın Sokak'taki bu yeni yuvada başlayıp bitiyor yine bu sene. Değişmeyen şeylerden. Uzuun bir süre de değişmeyecek gibi.
Çok sevdiğim bir Kaansız başladı, onsuz bitiyor. Çok sevdiğim bir başka Kaanlı başladı, onunla bitiyor. İlginç değil mi, birisi için uzun süredir hiç yokum ben, birisi içinse uzun süredir varım. Sarhoşken bunu düşünürsem şizofrenik hareketler sergilerim, o kadar ilginç bence.
Red Bullsuz başladı 2012, sonlarına doğru hayatıma girdi kendileri, iyi ki girdi, umarım 2013ü de birlikte karşılarız kendileriyle.
Yapım, kafam, duygusallığım ya da düşünce seviyem fazla değişmedi, yaşım bir tık yukarı atmış olsa da, geçen sene yine aynı koltukta oturup yazan kıza uzak hissedecek kadar büyümemişim demek. İstek, arzu, hayallerimde yine çok değişiklik yok, hala en büyük arzum uçmak.
Finallerde bir sıkıntı olmazsa önümüzdeki günlerde, senior olarak bitiriyorum 2012yi, öyle başlamamıştım oysa.. Yani artık Boğaziçi maceramızın da sonuna geliyoruz yavaştan.. Can acıtan yeni bir şey bulduk kendimize. Ama Boğaziçili olarak girdiğim yıldan yine Boğaziçili olarak çıkıyorum.
Sena için söylediklerim geçen seneden bugüne değişmedi. Onun rengi de değişmedi şükür. 2012 onunla başladı, onunla bitiyor gene. +Can'ı var ama, iyi ki de var sıpa. Cansız başlayan 2012 hem Sena'ya, hem bize Can kattı. Hadi kelime oyunum eksik olmasın.
İsimleri çok önemli değil, 2012ye başlarken "olmayanlar"sız bitiyor yine yıl. Tutarlılığımı görüp mutlu oluyorum aslında, eskisi gibi dengesiz değilim, daha az dengesizim diyelim en azından, yoksa hala 3 haziran doğumlu olmanın getirdikleri mevcut yani.
Uzun yıllardır görmediğim amcamın kaybı var 2012nin sonuna doğru yine. Görmüyordum belki ama, hayattaydı bu yıla başlarken, şimdi hayatta değil. Ne farketti denilebilir.. Ama farketti.
Bir de 2012 başlarken hayatımda olan bir sevgilim vardı. Sevgilim diyorum çünkü çok benzer durumlar ayrılık evreleri. Neyse kıssadan hisse, bir önceki maddeden ve babamın ricasından sebep bir motivasyon ile sigarayı bıraktım. 23 Kasım'da son sigaramı içtim, o günden beri içmiyorum, yani bu yıl biterken yok eski sevgilim.
Geçen sene yazdan daha ilginç bir yaz oldu bu sene, staj, üstüne sakin bir Cunda tatili, yine sakin, huzurlu bir Bozcaada gezisi. Yaş almak. Yazları kıyasladığımda yaşlanmış hissettim bir an. Bir tarafta 2011 Amsterdam'ı varken..
Galatasaray'ım ile ilgili, bu yıl başlarken de elimde kombinem her maça gitmeye çalışıyordum, yıl biterken de aynı fakat, bu sene aslanlarım Şampiyonlar Ligi'nde de heyecanlandırıyor bizi, her seferinde birbirinden güzel koreografilerle tüyleri diken diken ediyorlar, iyi ki varlar, iyi ki Galatasaraylıyım, iyi ki.
Damla'nın Barselona'ya gideceği bu yılın başında belliydi, ama şimdi gidişine 5 gün kaldı. Bizim de Ela ile yanına gitmemize bir buçuk yıl vardı, şimdi sayılı ay. Zaman 2012'de de çok hızlı geçti.
Volkan bekardı 2012ye girerken, şimdi evli. İyi mok mu yedi evlenmekle bilmiyorum. Dilara ve Büşra hala bekar, Gökhan nişanlı, eski mahallem hiç eski değil, hala evim orası, onlar hala komşularım, yanılmadığım bir konu daha.
Çağrı ve Berke de damga vurdu 2012'me. Ender yerini sağlamlaştırdı. Her zaman erkeklerin kızlardan daha iyi arkadaşlar olduğu gerçeği bam bam vurdu suratımıza.
Kings of Convenience ziyafetini 2012'de yaşadık, IAMX performansını, Morrissey efsanesini, Oh Land mucizesini.. Kaan ile paylaşılan anların büyüleri en çok buralarda ortaya çıkıyor, müzik aramızdaki her farkı yok ediyor, aynı anda aynı sesle sarhoş olan şansılardanız.
Bilemiyorum neler eksik, neler fazla bu maddelerde. Bildiğim, 2012 en azından 2011'den daha iyi bir yıldı. Daha az acı vardı içinde, barındırdığı mutluluk daha fazla olmasa da. Teyze oldum bir çeşit, dünya tatlısı bir köpek katıldı ailemize. Çalışan arkadaşlarımı görememekten yakınmaya alıştım, Anadolu-Avrupa arasında bölünen yaşamıma alıştım, her istediğimde İzmir'de olamamaya da alıştım. Alkole biraz fazla alıştım galiba, bu konuda da çalışmalara başlayacağım umarım yakın zamanda. Hatalar yaptım, hatalar yapılmasını izledim, ne zaman olmuyor ki bu. Önemli olan hatalarımızdan ders alıp tekrarlamamak falan gibi klişelere gerek yok, her hata hatadır o kadar. En önemlisi, hiç bir şey "ben"den önemli değil bunu kabul etmek, beni üzemez kimse, diyebilmek. Güzelim annelerimizin bizi elin herifi elin karısı üzsün diye doğurmadığını hatırlayabilmek. Bizi mutlu eden güzel insanların yanında, bizi mutlu eden güzel işlerin içinde olabilmek. Elimden geldiğince buna özen gösterdim geçtiğimiz yılda, yer yer başardım yer yer yapamadım tabii. 2013'e yaklaştığımız şu saatlerde önümüzdeki yıl için kendime bu hedefi koyabilirim ancak, kimsenin seni üzmesine izin verme, sana değersiz hissettiren herkesten, her yerden anında kaç, senden değerlisi yok unutma, diyebilirim kendime. En büyük şansım, annem babam ve kardeşimken, onlara hakettiklerini sonuna kadar vermeye uğraş, diyebilirim.
Eksik varsa, dolar nasılsa zamanla. Şimdilik bu kadar. Yeni yıl hepimize mutluluk getirsin. Bizden güzeli yok..
29 Aralık 2012 Cumartesi
veda
bugün bir kez daha yüzüme vurduğu için belirtmeden geçemedim.
ben veda etmekten baya baya korkuyorum. hazırlıklı olduğum vedanın edilmesinden de, hazırlıksız yakalandığım vedalardan da. çekiniyorum, istemiyorum o anları yaşamak.
edemediğim vedalar en kötüsü. o yüzden korksam bile edebildiklerime şükretmem gerek, başlar başlamaz susmak istedim zaten. bugün sinirler biraz bozuk, hormonlar talking, kusuruma bakmazsınız.
ben veda etmekten baya baya korkuyorum. hazırlıklı olduğum vedanın edilmesinden de, hazırlıksız yakalandığım vedalardan da. çekiniyorum, istemiyorum o anları yaşamak.
edemediğim vedalar en kötüsü. o yüzden korksam bile edebildiklerime şükretmem gerek, başlar başlamaz susmak istedim zaten. bugün sinirler biraz bozuk, hormonlar talking, kusuruma bakmazsınız.
21 Aralık 2012 Cuma
sevgili günlük
Sevgili Günlük, biliyorum artık 10 yaşında olmadığımı, hiç bana öyle bakma.
Yazım hatası yapmayacağım, böylece günlüğümü biri bulursa en büyük korkum noktalamalarımla dalga geçilmesi olmayacak, onu seviyorum bundan hoşlanıyorum da yazmayacağım, artık yüzlerine söylüyorum.
Bugün sana biraz kendime kızmalarımı anlatayım diyorum. Hani bazen bana sinirli biri olduğumu söylüyorlar, ne bu agresiflik falan diyorlar ya, onlara daha iyi bir cevap verebilmek için seninle bir prova yapalım dedim, hazır mısın? Muhtemelen değilsindir, ben de hiç hazır değilim ama şurada biz bize değil miyiz? (Annem okuyor mudur yazdıklarımı sahi?)
Bazı şeylere tahammülüm olmadığını zaten biliyoruz, onu sorgulamayalım. Hayalkırıklığı konusunu ele alabiliriz bak, o konu yeni. Hani birileri beni hayalkırıklığına uğrattığındaki tavrım bence ele alınası. Ne var yani, seni düşünmesini beklediğin, duyarlı olması gerektiğini düşündüğün biri hayal ettiğin yönde davranmamışsa? Alnında mı yazıyor ne hissettiğin, ne istediğin? Hayır. Peki bu özeleştiriden sonra bir de karşıdakileri eleştirelim o zaman, dertleşemeyecek miyiz günlüğümüzle. Alnımda yazmadığını keşfettiğimde söylemeye başlamadım mı ben, bunu bunu istiyorum senden diye? Başladım. Yeterince değerliysem söylediğim kişi için, beklentim uzay değilse, benim için bir şeyler yapabilir değil mi, benim için çok önemli olan minik şeyler? Yapmalı. Yapmıyorsa?.. Değil mi? Ben de öyle düşünmüştüm sevgili günlük, bir şans daha ver. Sonra? Bir tane daha mı? Aynen. Nereye kadar? Kredisini tüketene kadar. Ne zaman tüketir kredisini? Bu ona bağlı evet. Rahatlamadım ama ben. İstemiyorum ben krediler tükensin. Of günlük, iyi gelmedin bu konuda, konu değişikliği?
Bak sana ne anlatmadım günlükcüğüm, sevimsiz konulardan uzaklaşalım bence değmez burada oturmuş alkolsüz bir şekilde kendimi hırpaladığıma, sevimli konular gelsin. Esra aradı geçen gün beni, çok mutsuzdum bir türlü uyanamıyordum o sabah. Yatakta ufflayarak açtım telefonu, sesi içimi açtı salağın. Seviyorum o kızı biliyorsun, sırf Kaan'ın müstakbel yengesi diye değil, pırlanta gibi diye, hep gülüyor diye, içten ve hiç yapmacık değil diye. Sımsıkı sarılıyor, "nasılsın?" diye sorarken endişeli gözleri gerçeği söylüyor diye. Sonra klasik 45 dakika falan konuştuk, güldük güldük güldük. Düğüne az kaldı günlük, asıl haber buydu. Evleniyorlar artık. Düşünsene, prenses gibi giyinmemiz lazım o gece, çok gezmem lazım elbise için, çirkin olamam anneanneleri zar zor beğendi "kara kız"ı. Bir de Esra tutturdu, nedimesi gibi olacakmışım. Beni her detayımla bildiğinden, sırtı olduğu gibi açık bir elbise konusunda ısrarcı. E,doğru doğru da, Marmara'nın küçük bir köyünün halkı beni dışlamasın sonra? Bunu sorduğumda güldü ve ısrarına devam etti, eh Esracığımı kırmayacağım elbet. Heyecanlandırıyor bu düğün fikri beni, çok sevdiğim iki kişinin hayatlarını birleştirecek olması fikri daha doğrusu. Çok mutlu olmaları için içten ama çok içten oturup dileyecek olmak da heyecanlandırıyor beni, buradan başka bir konuya geçiyorum.
Mutluluk ilginç kavram günlük. Ağlıyorsan mesela, mutlaka birileri gelir yanına ne oldu der, destek olur, üzülme der ne bileyim. Çoğu içten de olur. Hep konuşulan "kötü gün dostu"nun geçmişte kaldığına inanıyorum ben. Çünkü kötü gününde yanında olmak değil bence dostluk tek başına. Başarısını, mutluluğunu yürekten dileyebilmek dostluk. Her anında içten, her anında gönülden destek olabilmek dostluk. Düşünsene, başarına burun kıvıran ama ağlarken gözyaşını silen bir dost? İmkansız geliyor günlük. Mutluluk paylaşılamıyorsa, ne yapayım sade üzüntülerin paylaşıldığı ağlak ortamları? "Dertleşmek" diyoruz sık sık, arada "neşelensek" ya birlikte? Güzel anlarda elele tutuşsak ya, genelde yapamıyoruz bunu bir saçma çoğunluk.
Sana bugün daha çok yazardım ama, bayadır beklediğim bir şey izleyeceğim şimdi, heyecandan aklımı sana veremiyorum. Ama sana uzun uzun yazacağım söz, yeter ki geçen gün çok soğukta kalıp boğazımı şişirene kadar yürüdüğümü anneme söyleme. Bazı şeyleri sadece seninle paylaşıyorum laf aramızda. Görüşürüüüz.
18 Aralık 2012 Salı
söyleyemediğim
ilk kez yazmaya başladım, sildim, bir daha başladım, bir daha sildim.
neden bilmiyorum, söyleyemedim.
8 Aralık 2012 Cumartesi
Hiç tanımadığım bir şehirdeydim, ilk kez gittiğim bir ülkede. Hiç biri bana ait olmayan yaşanmışlıklarla dolu tek göz bir odada yalnızdım. Mutlu bir odaydı, mutlu insanlara ev sahipliği yapmıştı lakin bana ait değildi. Orada bulunmuş hiç bir nesne ya da kişi bana ait değildi. Ürktüğümü hatırlıyorum. Yalnızlığı çok sevmeme rağmen zaman zaman, o an buz kesmişti ellerim, nefesim düzensizdi. Çaresiz hissediyordum kendimi, güçsüz. Acıkmıştım ve yemek almak için dışarı adım atamıyordum. Sıkılmıştım ama kendimi eğlendirecek seçeneğim yoktu. Elimde interneti olmayan cep telefonum, sevdiklerimin faturası kabarmasın diye henüz 15-20 fotoğraftan ibaret olan albümümle oyalanmaya çalışıyordum. İnternete bağlanmayı başardığım sayılı dakikalardan birinde skype yapmıştık. Aydınlanmıştı içim. Bambaşka ülkeden biri, sevdiğim biri, o sırada evinden, ortak ülkemizden uzak olan biri güldürüyordu yüzümü. Kilometrelerin bizi yalnızlaştıramayacağının kanıtı gibi, yanımda hissettirmişti bana. Bir o arkadaşım, bir de bir yabancı. O yabancı hayatımda hiç yer kaplamadı sonraları. Ama benim hafızamda hep, yapayalnız bir akşamüstümü benimle paylaşan, uzaklardan yalnızlığımı azaltan ve belki de gözyaşlarımın çene hizasına gelmesini engelleyen bir el olarak kalacak o yabancı.
o gece karar vermiştim. hiç kimse ama hiç kimse vazgeçilmez değildi. bir gecede canından vazgeçebiliyordu insan, ya da canım dediğinden. biraz kendinle başbaşalık, biraz kafandaki o su molası için bile durmadan dönene katlanabilme ile ne kararlar alabiliyordun.. dünyanın düzenini ta en baştan kurabilecek kudrete sahipti o beyinlerimiz. bir kaç saatte kendi hayatını tepetaklak edip bundan kimseye pay vermemeyi başarabiliyordu. aklıma birini düşürmüştüm o yalnız akşamda. yanımda onu istemiştim. yanımda olsaydı ne kadar mutlu olacağımı düşünmüştüm. o da uzaktaydı, herkes kadar. ama ben nabzını ensemde hissediyordum, o kadar yakındık esasen. Kalpler bir olsun, öyle derler ya, bir şekilde mesafemiz sıfırlanmıştı yine, hep bir şekilde başardığımız gibi başarmıştık o an da. Hissediyordum beni düşündüğünü. Konuşmadık. Gerek yoktu o an onu aramama ya da beni aramasına. İçimde hissediyordum, sesi kafamın içindeydi yanımda olmasına gerek yoktu. Çok sonraları, kalabalık şehrime geri döndüğümde ona bu ruh birleşmemizden bahsetmedim.. Neden bahsetmediğimi şimdi iyi biliyorum. Eğer ki o hissetmediyse aynı anda, bunu bilmek istemiyordum. Her zaman hayallerimin gerçeklerimden güzel olduğunu iyi bilirim..
O da vazgeçilmez olmadı benim için zaten. Her an, herkesten vazgeçebileceğimi biliyorum. Sadece birilerine onlardan vazgeçemeyecekmiş gibi tutunabilmeyi ister dururum halen. Birileri için vazgeçilmez olmak yetmiyor her zaman, karşılıklı olanlar hep en güzel. Hem, vazgeçebilecek olmak sevgiyi azaltmıyor ki.. 2 yıl önce o boğuk duvarlar arasında vazgeçtiğim kişilerden hiç birini sevmeyi bırakmadım mesela. Sadece,...
yazıların sonunu getirmeyi beceremiyor kudretli beynim.. salak.
o gece karar vermiştim. hiç kimse ama hiç kimse vazgeçilmez değildi. bir gecede canından vazgeçebiliyordu insan, ya da canım dediğinden. biraz kendinle başbaşalık, biraz kafandaki o su molası için bile durmadan dönene katlanabilme ile ne kararlar alabiliyordun.. dünyanın düzenini ta en baştan kurabilecek kudrete sahipti o beyinlerimiz. bir kaç saatte kendi hayatını tepetaklak edip bundan kimseye pay vermemeyi başarabiliyordu. aklıma birini düşürmüştüm o yalnız akşamda. yanımda onu istemiştim. yanımda olsaydı ne kadar mutlu olacağımı düşünmüştüm. o da uzaktaydı, herkes kadar. ama ben nabzını ensemde hissediyordum, o kadar yakındık esasen. Kalpler bir olsun, öyle derler ya, bir şekilde mesafemiz sıfırlanmıştı yine, hep bir şekilde başardığımız gibi başarmıştık o an da. Hissediyordum beni düşündüğünü. Konuşmadık. Gerek yoktu o an onu aramama ya da beni aramasına. İçimde hissediyordum, sesi kafamın içindeydi yanımda olmasına gerek yoktu. Çok sonraları, kalabalık şehrime geri döndüğümde ona bu ruh birleşmemizden bahsetmedim.. Neden bahsetmediğimi şimdi iyi biliyorum. Eğer ki o hissetmediyse aynı anda, bunu bilmek istemiyordum. Her zaman hayallerimin gerçeklerimden güzel olduğunu iyi bilirim..
O da vazgeçilmez olmadı benim için zaten. Her an, herkesten vazgeçebileceğimi biliyorum. Sadece birilerine onlardan vazgeçemeyecekmiş gibi tutunabilmeyi ister dururum halen. Birileri için vazgeçilmez olmak yetmiyor her zaman, karşılıklı olanlar hep en güzel. Hem, vazgeçebilecek olmak sevgiyi azaltmıyor ki.. 2 yıl önce o boğuk duvarlar arasında vazgeçtiğim kişilerden hiç birini sevmeyi bırakmadım mesela. Sadece,...
yazıların sonunu getirmeyi beceremiyor kudretli beynim.. salak.
23 Kasım 2012 Cuma
bugün yarın
değişen şeylere rağmen aynı kalanlara mı tutunuyorum yoksa değişimden hoşlanıp devamı gelsin mi istiyorum hep merak etmişimdir. yıllardır belki aynı şeyi söylüyorum, kendimi ben bile henüz yeterince tanımıyorum diye. tanımıyorum da. gece sıçrayarak uyanıyorum bu ara, neredeyim, neden buradayım, ne ara buraya geldim derken buluyorum ranzanın üst kısmında. sonra evimde gözümü açıyorum, yan odadan sonsuza kadar sürmesini istediğim iki güzel nefes. bana can veren iki yüceden birisi, kendinden bir parça kaybetti geçtiğimiz haftalarda. onun kaybı bizim kaybımız, onun üzüntüsü bizim acımız, onun acısı bizim perişanlığımız. sızı geçmiyor bir türlü. hatırlıyorum, 6-7 yaşlarındayım. "mazinde ibneler yatar, yavşak fenerbahçe" diye eğleniyorlar. bense onu "yaşa fenerbahçe" olarak anlıyor ve kendi içimde meraka kapılıyorum, "ama onlar galatasaraylı. neden fenerbahçe marşı söylüyorlar ki?" o çocuk masumiyetini kaybedeli çok oldu. ilk ölümde sanırım. 10 yaşımda artık çocuk değildim bir açıdan. hatırlıyorum, garip bir gülüşü vardı. bakar bakar eğlenirdim, severdim de. sonra bir gün sevmemem gerekti. unutmam gerekti, sanki kucaklarında büyümemişim gibi davranmam gerekti. sandığımdan fazla içime atmışım, sandığımdan fazla etkilemiş bugünkü benin oluşumunu. öfkeliyim. kime, neden, açıklayamam. ama biliyorum, bizi bugünlere getirenlere öfkeliyim. gidenin geri gelmediğinden bu kadar emin, yetişkin insanların davranmaması gerektiği gibi davrananlara nefret besliyorum. bir de tuhaf bir aşk. nerede okumuştum, şimdi unuttum. arkadaşlarımıza duyduğumuz da bir çeşit aşktır, annemize duyduğumuz da, babamıza olan da. sadece karşı cinse duyulan o kuvvetli his değildir aşk. değil. düşünüyorum, aşığım babama. anneme de aşığım. kardeşime çok tuhaf aşığım mesela. hani küçükken sorarlardı "anneni mi babanı mı" şeklinde o çirkin soruları da psikolojimizi bozarlardı. çocuk kısmımın büyümediği anlarda kendimi üçünden yalnızca birini kurtarabileceğim korkunç senaryolar yazarken buluyorum. her seferinde cem'i kurtarıyorum. küçüğüm ya o, hep küçük kalacak ya benden. ben bir türlü büyüyemezken, ondan nasıl da büyümesini beklediğimi düşünüyorum. haksızlık. her kimse bizi şuan yaşadığımız hayata iten, ondan rica ediyorum, ona yalvarıyorum, hatta ona dua ediyorum. biz hep can olarak kalalım diye. değiştiremesin bizi zaman, açamasın aramızdaki o minicik mesafeyi. herkesin gidebilitesi olduğu şu zamanlarda, o gidemesin, ben gidemeyeyim ondan.
ne söylediğimi bilmiyorum, nereden başladım nerelere geldim yine kaçırdım muhabbetin ucunu. yazının başlığına neden "bugün yarın" dedim, onu da bilmiyorum. şu günlerde bildiğim pek de fazla şey yok zaten.
ne söylediğimi bilmiyorum, nereden başladım nerelere geldim yine kaçırdım muhabbetin ucunu. yazının başlığına neden "bugün yarın" dedim, onu da bilmiyorum. şu günlerde bildiğim pek de fazla şey yok zaten.
30 Eylül 2012 Pazar
Declaration of Dependence
To me, the title, Declaration of Dependence, suggests that the album is about the relationship between the two of you.
"Well, it does reflect the situation of the band. But, it's about the fact that we're two very different individuals, living very different lives, yet there's this bond between us, this musical bond, that we have to acknowledge."
Eirik Glambek Bøe 2009'da çıkardıkları albümle ilgili röportaj verirken bu cümleleri kullanıyor albüm başlığıyla ilgili. Herkese yapacağı gibi, bana da "Declaration of Independence" ı anımsatmıştı ilk. Sevgili Mazzari sayesinde oldukça detaylı öğrendiğim Amerikan tarihinde fourth of july'ı bağımsızlık günü yapan bildiri. Önemli değil. Bu adamlar, Eirik ve Erlend Oye, birbirlerine "bağlılıklarını" ilan ediyorlar bu albümle, ben de aynen bunu düşündüm..
Konsere gitmeden evvel biraz hazırlık yaparım hep. Bir kaç röportaj okur, konserlerinde seyirciden beklediklerini bulmaya çalışır, kıyafetimi bile yaptığım hazırlık sonucu seçerim çoğunlukla. Bu konser, Kings of Convenience konseri, beni aylardır öylesine heyecanlandırıyordu ki, unuttum tüm bildiklerimi, eli ayağına dolaşmış çocuktum sadece.
Kaan tanıştırdı beni bu genious adamlarla. Ben başka bir yerde, başka bir zamanda sanıyordum ama hafızası benden iyi, Ayvalık'ta, daha o rum evine adım atar atmaz, şöminenin karşısına oturduğumda tanışmışım. Ama ilk hangi şarkıyı duyduğumu iyi biliyorum. 24-25.. Declaration of Dependence albümünden. İkinci kısmının sözleri şöyle başlıyor, "what we built is bigger than the sum of two." Eirik'e bu da sorulmuş röportajda.
That what you've "built is bigger than the sum of two"?
"Well, yeah, that could be about the band. But it's actually about another person."
Bu şarkıyla Ayvalık'ta tanışmamla başlayan dependence serüvenim beni bugüne getirene kadar zaten fazlasıyla etkilemişti. Kaan'ın çok sevdiği bir şeyi sevemediğimi hayal edemem ya zaten, onun kadar seviyorum hep. O yüzden heyecanımız ortaktı, artan ve gittikçe ısınan bir heyecan. Cuma gününe kadar.
28 Eylül Cuma günü, 23'teki konser için kapılar 21'de açılacaktı. Yeterince "high" olmadan gidemezdik ya, oldukça fazla bir şekilde gittik. Kimse yoktu sırada, önümüzdeki bir çocuk dışında. Çorlu'dan gelmiş, tek başına, sadece konser için. Tüm konseri telefonuyla videoladı ve her ama her şarkıyı baştan sona ezbere söyledi. 19 yaşındaymış, Galatasaraylıydı bir de, ama adını sormadım nedense.
Kapılar açıldığında haliyle içeri ilk giren insanlardandık ve sahnenin tam ortasında en önde durduk. Babylon'u bilenler sahneyle seyircinin yakınlığını iyi kestirecektir, resmen Eirik ve Erlend ile "elele gözgöze" mesafesindeydik. Tabii konsere 2 saat olduğu için, yere oturup biraz enerji topladık, zaten yüksek olan ruhlarımızı iyice hazırladık yaşayacakları ziyafete. Ve Erlend sahneye geldi. 123'ü takdim edip gidene kadar yerde oturan herkes ayaklanmıştı zaten. 123'ü dinledik, sevdik de, fakat hemen gitsinler istedik tek sebebi de artık sabredemememizdi.
Sonra geldiler. Önümüze, dibimize geldiler. Ne zaman kafamızı kaldırsak gözgöze olduğumuz saatler başladı sonra. Bizim yüzümüzdeki neredeyse salak gülümsemelere sımsıcak cevap verdiler, "sizi anlıyoruz" bakışıyla. Arada çıldırıp dudaklarımı ısırıp gözlerimi kıstığımda genelde Eirik olmak üzere, ikisinden de tatlı göz kırpmalar aldım, beni daha da çıldırttı bu tabii.
My Ship Isn't Pretty ile başladılar, Cayman Islands geldi sonra. Elbette sıralamayı hatırlamıyorum, isterdim hepsini sırayla yazmak ama en önde olunca telefonunu çıkarmaya utanıyorsun, adamlar gözünün içine bakarken. Sadece 1 kere çıkardım telefonumu ve ikisinin de birer fotoğrafını çekip koydum tekrar çantama, onları gördüğüm açıyı unutmamak adına. Me In You, Homesick, Misread, Mrs. Cold, Failure, 24-25, I Don't Know What I Can Save You From gibi bilinen ve sevilen şarkılarını hep bir ağızdan söyledik. Sanırım en iyilerinden biri Know How 'a eşlik edişimizdi. Şarkı bitince, "Thank you for singing Feist's part." diye takdir bile aldık.
Sonlara doğru, 123'ü davet ettiler sahneye, ve bizi zıplatan şarkılar başladı. Önce Boat Behind geldi, şarkının nakaratını elbette seyirciye bıraktılar. Tempo tuttuktan, parmak şıklattıktan sonra, 123'ün solistinin de katılımıyla I'd Rather Dance With You başladı, Erlend solistle birlikte tepiniyordu, biz de yerlerimizde. Şunu da eklemeliyim, Eirik çok cool duruyordu, esprileriyle, sıcak ama cooldu yani. Tarzdı. Sakalları ve uzattığı saçları ona çok yakışmakla birlikte, olgun bir hava da katmış, beklediğim gibi bebeksi değildi. İyi ki de değildi, daha fazla heyecanlanmayı kaldıramazdım.
Bu şarkıyla konseri bitirip, bize veda edip indiler elbette bis için döneceklerdi çünkü yanlış hatırlamıyorsam 4 dakika falan hiç durmadan alkışladık. Çıkıp Big Star 'ı çaldılar ve ardından Eirik'in söylemiyle Rule My World 'ün remixine remix yaptılar ve böylece konser bitti. "Sessiz Konser" in nasıl muhteşem bir deneyim olduğunu göstererek bitti, sanatçıların gözünün içine bakmanın, soft müziği hiç zorlanmadan duyup ayırt etmenin yarattığı büyülü dünyayı hatırlatarak. Arkasından düşündükçe, keşke Winning A Battle, Losing The War, The Girl From Back Then ve The Build-Up da çalsaydı, dedim dedim ama, bu bana eksik hissettirmedi. Sadece 24-25'ın çalması bile bizi yeterince tamamladı zaten.
Konserden çıkıp Babylon'un karşısında yere atabildik kendimizi, etkisinden kurtulmamızın uzun zaman alacağını bildiğimiz saatleri ve duyguları içeride bırakamayıp yanımıza alarak. Yüzümüzde bir dinginlik ifadesi, dünyayı umursamazlık ve sonsuz mutluluk. Her melodisinin içine işlediği böyle çok konser yaşayamaz insan. Şanslı sayıyorum bizi. Bir daha gelin, diye bağırdık arkalarından tabii ki, şimdi bir daha gelecekleri güne kadar anılarımızı taze tutmak adına not ediyorum bunu.
"Well, it does reflect the situation of the band. But, it's about the fact that we're two very different individuals, living very different lives, yet there's this bond between us, this musical bond, that we have to acknowledge."
Eirik Glambek Bøe 2009'da çıkardıkları albümle ilgili röportaj verirken bu cümleleri kullanıyor albüm başlığıyla ilgili. Herkese yapacağı gibi, bana da "Declaration of Independence" ı anımsatmıştı ilk. Sevgili Mazzari sayesinde oldukça detaylı öğrendiğim Amerikan tarihinde fourth of july'ı bağımsızlık günü yapan bildiri. Önemli değil. Bu adamlar, Eirik ve Erlend Oye, birbirlerine "bağlılıklarını" ilan ediyorlar bu albümle, ben de aynen bunu düşündüm..
Konsere gitmeden evvel biraz hazırlık yaparım hep. Bir kaç röportaj okur, konserlerinde seyirciden beklediklerini bulmaya çalışır, kıyafetimi bile yaptığım hazırlık sonucu seçerim çoğunlukla. Bu konser, Kings of Convenience konseri, beni aylardır öylesine heyecanlandırıyordu ki, unuttum tüm bildiklerimi, eli ayağına dolaşmış çocuktum sadece.
Kaan tanıştırdı beni bu genious adamlarla. Ben başka bir yerde, başka bir zamanda sanıyordum ama hafızası benden iyi, Ayvalık'ta, daha o rum evine adım atar atmaz, şöminenin karşısına oturduğumda tanışmışım. Ama ilk hangi şarkıyı duyduğumu iyi biliyorum. 24-25.. Declaration of Dependence albümünden. İkinci kısmının sözleri şöyle başlıyor, "what we built is bigger than the sum of two." Eirik'e bu da sorulmuş röportajda.
That what you've "built is bigger than the sum of two"?
"Well, yeah, that could be about the band. But it's actually about another person."
Bu şarkıyla Ayvalık'ta tanışmamla başlayan dependence serüvenim beni bugüne getirene kadar zaten fazlasıyla etkilemişti. Kaan'ın çok sevdiği bir şeyi sevemediğimi hayal edemem ya zaten, onun kadar seviyorum hep. O yüzden heyecanımız ortaktı, artan ve gittikçe ısınan bir heyecan. Cuma gününe kadar.
28 Eylül Cuma günü, 23'teki konser için kapılar 21'de açılacaktı. Yeterince "high" olmadan gidemezdik ya, oldukça fazla bir şekilde gittik. Kimse yoktu sırada, önümüzdeki bir çocuk dışında. Çorlu'dan gelmiş, tek başına, sadece konser için. Tüm konseri telefonuyla videoladı ve her ama her şarkıyı baştan sona ezbere söyledi. 19 yaşındaymış, Galatasaraylıydı bir de, ama adını sormadım nedense.
Kapılar açıldığında haliyle içeri ilk giren insanlardandık ve sahnenin tam ortasında en önde durduk. Babylon'u bilenler sahneyle seyircinin yakınlığını iyi kestirecektir, resmen Eirik ve Erlend ile "elele gözgöze" mesafesindeydik. Tabii konsere 2 saat olduğu için, yere oturup biraz enerji topladık, zaten yüksek olan ruhlarımızı iyice hazırladık yaşayacakları ziyafete. Ve Erlend sahneye geldi. 123'ü takdim edip gidene kadar yerde oturan herkes ayaklanmıştı zaten. 123'ü dinledik, sevdik de, fakat hemen gitsinler istedik tek sebebi de artık sabredemememizdi.
Sonra geldiler. Önümüze, dibimize geldiler. Ne zaman kafamızı kaldırsak gözgöze olduğumuz saatler başladı sonra. Bizim yüzümüzdeki neredeyse salak gülümsemelere sımsıcak cevap verdiler, "sizi anlıyoruz" bakışıyla. Arada çıldırıp dudaklarımı ısırıp gözlerimi kıstığımda genelde Eirik olmak üzere, ikisinden de tatlı göz kırpmalar aldım, beni daha da çıldırttı bu tabii.
My Ship Isn't Pretty ile başladılar, Cayman Islands geldi sonra. Elbette sıralamayı hatırlamıyorum, isterdim hepsini sırayla yazmak ama en önde olunca telefonunu çıkarmaya utanıyorsun, adamlar gözünün içine bakarken. Sadece 1 kere çıkardım telefonumu ve ikisinin de birer fotoğrafını çekip koydum tekrar çantama, onları gördüğüm açıyı unutmamak adına. Me In You, Homesick, Misread, Mrs. Cold, Failure, 24-25, I Don't Know What I Can Save You From gibi bilinen ve sevilen şarkılarını hep bir ağızdan söyledik. Sanırım en iyilerinden biri Know How 'a eşlik edişimizdi. Şarkı bitince, "Thank you for singing Feist's part." diye takdir bile aldık.
Sonlara doğru, 123'ü davet ettiler sahneye, ve bizi zıplatan şarkılar başladı. Önce Boat Behind geldi, şarkının nakaratını elbette seyirciye bıraktılar. Tempo tuttuktan, parmak şıklattıktan sonra, 123'ün solistinin de katılımıyla I'd Rather Dance With You başladı, Erlend solistle birlikte tepiniyordu, biz de yerlerimizde. Şunu da eklemeliyim, Eirik çok cool duruyordu, esprileriyle, sıcak ama cooldu yani. Tarzdı. Sakalları ve uzattığı saçları ona çok yakışmakla birlikte, olgun bir hava da katmış, beklediğim gibi bebeksi değildi. İyi ki de değildi, daha fazla heyecanlanmayı kaldıramazdım.
Bu şarkıyla konseri bitirip, bize veda edip indiler elbette bis için döneceklerdi çünkü yanlış hatırlamıyorsam 4 dakika falan hiç durmadan alkışladık. Çıkıp Big Star 'ı çaldılar ve ardından Eirik'in söylemiyle Rule My World 'ün remixine remix yaptılar ve böylece konser bitti. "Sessiz Konser" in nasıl muhteşem bir deneyim olduğunu göstererek bitti, sanatçıların gözünün içine bakmanın, soft müziği hiç zorlanmadan duyup ayırt etmenin yarattığı büyülü dünyayı hatırlatarak. Arkasından düşündükçe, keşke Winning A Battle, Losing The War, The Girl From Back Then ve The Build-Up da çalsaydı, dedim dedim ama, bu bana eksik hissettirmedi. Sadece 24-25'ın çalması bile bizi yeterince tamamladı zaten.
Konserden çıkıp Babylon'un karşısında yere atabildik kendimizi, etkisinden kurtulmamızın uzun zaman alacağını bildiğimiz saatleri ve duyguları içeride bırakamayıp yanımıza alarak. Yüzümüzde bir dinginlik ifadesi, dünyayı umursamazlık ve sonsuz mutluluk. Her melodisinin içine işlediği böyle çok konser yaşayamaz insan. Şanslı sayıyorum bizi. Bir daha gelin, diye bağırdık arkalarından tabii ki, şimdi bir daha gelecekleri güne kadar anılarımızı taze tutmak adına not ediyorum bunu.
7 Ağustos 2012 Salı
eskidendi.. uyuyamadığım zamanlarda yazı yazmaya başlamıştım. o yazıların çoğunu yırtıp attım, bir kısmı taşınırken anılarımla beraber eski yuvamda kaldı, çok azı da buralarda. neler yazdım, hatırlamıyorum.
asla insomnia triplerine girmedim. asla "uyuyamayan" bir insan da olmadım. hep sebepleri vardır uykusuzluğumun. bu geceki basit bir çekirge istilası gibi görünebilir. bilmem, öyledir belki de. ama garip, yatasım bile yok..
deniz'i çok andım bugün.. onu gördüğüm bir yerde yürüdüm, onunla oturduğum bir yerde oturdum, sevdiği bir şarkı çalındı bir yerde kulağıma. bugün onu çok andım, çok özledim.. neden gitti, bunu sordum kendime. ve birini kaybetmeden anlayamayacağımız yapılamamışların pişmanlığıyla buruldum biraz..
sevdiğin insanların yanındayken çok anlamıyorsun, yaranın sıcak olduğu anlarda kendini çok hissettirmemesine benzer biraz. yalnız kalınca vurur ama, yara soğuduğunda sızım sızım sızlaması aynı. eve gelip sessizliği yaşadığımda vurdu. özlediğim ne çok şey var..
liseyi özledim. lisede yaşadığım tam anlamıyla "masumiyet" karşılığı sevgileri. ilk dostlarımı, ilk aşklarımı, ilk acılarımı hatırladım. kimlere, neden ağladığımı. ama lanet ederek değil, şükrederek hatırladım..
2009'u hatırladım, herhangi bir insan için "hayatının hatası" olabilecek dönüşüm olayımı. sonunda canımı acıtan hatta belki kanatan, ama beni büyüten, geliştiren olayları.. özlemedim, pişman da olmadım. sadece farklı davransaydım, bir tek kararı farklı verseydim bugün nerede, ne yapıyor olurdum onu düşündüm..
umutsuz bir insan da olmadım hiç. acılarla tükenen değil, güçlenen olmak daha doğru geldi hep. ama bazı acılar, bazı zamansız ve tamamen anlamsız acılar, istemsiz isyanlara da sebep oldu. bağırmak istedim, ne-den?
bulamadım bir neden. sanırım bugün biraz da ondan uyuyamıyorum. uykuyu bu kadar seven ben, kendimi mi cezalandırıyorum o yatağa yatmayarak, inanın fikrim yok.. bildiğim az şeyden biri, kendimi bile hala tam tanımadığım..
ihtiyaç duyuyorum. birine, bir yere, boşluğa ve biraz müziğe. yemek olmasın, içmek olmasın, gözler kapalı ve kulakta hafif bir müzik olsun, yanında elini tutup hiç bırakmamak istediğin biri. o kadar.. bak öyle ne güzel uyurum, ne tatlı dalarım gerçeklikten uzak mükemmeliyetlere..
asla insomnia triplerine girmedim. asla "uyuyamayan" bir insan da olmadım. hep sebepleri vardır uykusuzluğumun. bu geceki basit bir çekirge istilası gibi görünebilir. bilmem, öyledir belki de. ama garip, yatasım bile yok..
deniz'i çok andım bugün.. onu gördüğüm bir yerde yürüdüm, onunla oturduğum bir yerde oturdum, sevdiği bir şarkı çalındı bir yerde kulağıma. bugün onu çok andım, çok özledim.. neden gitti, bunu sordum kendime. ve birini kaybetmeden anlayamayacağımız yapılamamışların pişmanlığıyla buruldum biraz..
sevdiğin insanların yanındayken çok anlamıyorsun, yaranın sıcak olduğu anlarda kendini çok hissettirmemesine benzer biraz. yalnız kalınca vurur ama, yara soğuduğunda sızım sızım sızlaması aynı. eve gelip sessizliği yaşadığımda vurdu. özlediğim ne çok şey var..
liseyi özledim. lisede yaşadığım tam anlamıyla "masumiyet" karşılığı sevgileri. ilk dostlarımı, ilk aşklarımı, ilk acılarımı hatırladım. kimlere, neden ağladığımı. ama lanet ederek değil, şükrederek hatırladım..
2009'u hatırladım, herhangi bir insan için "hayatının hatası" olabilecek dönüşüm olayımı. sonunda canımı acıtan hatta belki kanatan, ama beni büyüten, geliştiren olayları.. özlemedim, pişman da olmadım. sadece farklı davransaydım, bir tek kararı farklı verseydim bugün nerede, ne yapıyor olurdum onu düşündüm..
umutsuz bir insan da olmadım hiç. acılarla tükenen değil, güçlenen olmak daha doğru geldi hep. ama bazı acılar, bazı zamansız ve tamamen anlamsız acılar, istemsiz isyanlara da sebep oldu. bağırmak istedim, ne-den?
bulamadım bir neden. sanırım bugün biraz da ondan uyuyamıyorum. uykuyu bu kadar seven ben, kendimi mi cezalandırıyorum o yatağa yatmayarak, inanın fikrim yok.. bildiğim az şeyden biri, kendimi bile hala tam tanımadığım..
ihtiyaç duyuyorum. birine, bir yere, boşluğa ve biraz müziğe. yemek olmasın, içmek olmasın, gözler kapalı ve kulakta hafif bir müzik olsun, yanında elini tutup hiç bırakmamak istediğin biri. o kadar.. bak öyle ne güzel uyurum, ne tatlı dalarım gerçeklikten uzak mükemmeliyetlere..
23 Temmuz 2012 Pazartesi
11 mayıs 2011 tarihli bu yazı, bakmayın şimdi yayınlandığına.
"özel" kelimesinin can bulduğu iki insan onlar. "özel" artık bir kavram olmaktan çıkıyor, somutlaşıyor, önümde bir beden kadar canlı beliriyor söz konusu bu iki kişi olunca.
Melis ve Kaan. Benim benden çok ben parçalarım. Yalnızca onlar yanımdayken tamamlandığımı hissetmeye başladığımda anladım. Öylesine seviyorum ki bu iki kuzeni, önce Melis'i sonra Melis aracılığıyla Kaan'ı hayatıma sokan şanssa şansa, kaderse kadere, o olaylar zincirine, herşeye milyon kez teşekkür ediyorum. Beni ben yaptıkları için..
Kaan mimar. Muhteşem bir insan oluşunun yanında aynı zamanda işinde çok başarılı bir adam. Ayvalık'ta bir iş aldı bir süre önce. Temmuz'da açılması planlanan bir gece kulübünün inşaatını yönetiyor kısaca. Ayvalık'ta uzun süreler geçirmesi gerektiğinden, aylar önce bir rum evi tuttu. Aramızdaki tarifsiz bağdan olsa gerek, özel bulduğu, büyülendiği her şeyi benimle paylaşma, benim de oradaymış gibi hissetmeme sebep olma huyu var. Ayvalık'taki evini hep anlattı bana, hep bir gün orada olmamı istediğini belirtti. Tabii ben de aylardır Ayvalık'a gidebileceğim bir gün gelecek hayaliyle, heyecanıyla bekledim. Geçtiğimiz hafta Melis'le bu hayalimizi gerçekleştirmeye karar verene kadar bekledim. Kaan herşeyi ayarlamıştı, bize yalnızca gitmek kaldı. Melis benden önce gitti, benim cuma günkü talihsiz sınavım yüzünden. Ben de uçağa yetişemeyerek gece otobüsüyle gitmek durumunda kaldım. Melis 2 gece kaldı benden önce, ilk gece Kaan'ın o bana anlata anlata bitiremediği evde, ertesi günse Kaan evi boşaltmak zorunda kaldığından bir yandaki evde. Serdar'ın evinde. Serdar? Serdar Ateşer. Bülent Ortaçgil ile çalışmış, inanılmaz "high" bir müzisyen.. Kim olduğunu anlamanızın mümkün olmadığı kadar mütevazı bu adamın evinde kaldık ondan sonra. Onun yaşam alanında, onu misafir ettik hatta.. Neyse..
Korkunç bir otobüs yolculuğundan sonra Kaan beni karşıladığında dünyanın en mutlu insanıydım. Ayvalık'ın dapdar, eski püskü sokaklarından eve doğru giderken heyecandan içim içime sığmıyordu. Eve geldiğimizde de gördüğüm ilk canlıyı Melis sanıp çığlıklar atmaya başladım. Melis değildi. Kaan'n ev ve iş arkadaşı Naci. İlk izlenimi o kadar kötü bıraktım ki Naci'de, ilişkimiz kesinlikle toparlanamaz sandım, çok büyük bir yanılgı. Melis'i de uyandırdıktan sonra, karnımın açlığına dayanamayıp ilk mızmızlanmalarıma başladım. Kahvaltı istiyordum, Ayvalık tostu. Ama önce Kaan'la şantiyeye gittim. Orada o döküntüde, ben bir ışık gördüm ve bir kaç ay sonra orasının nasıl görüneceğini hayal ettim, anlattım. Kaan da görmüş olacak, gülümsedi.. Sonra bir uçak gördüm, uçma tutkumu en iyi bilen insan o, hiç şaşırmadı uçağa koştururken ben. Fotoğraflar çektik. Sonra deniz kenarına, kahvaltıya.. Neler yediğimizi anlatmaya kalksam, sabahlara kadar yazmam gerekir.. Geçiyorum..
Sonra Ayvalık sokaklarına daldık. Bir şarapçıdan 6-7 şişe şarap aldık, biraz da bira.. Eve gidip bira içmeye başladık, fotoğraflar çektik. İki üç biradan sonra çıkıp Cunda'ya gittik. Muhteşem güzellikteki Cunda Adası'na ilk görüşte aşık oldum tabii. Oturduğumuz yerde Kaan ve Naci'ye yapılan muamele muhteşemdi. Sanki Ayvalık'ın sahipleriyle beraberdik.. Ne istesek anında geldi, efsane yemekler yedik falan. Beğendili ahtapot, kremalı ahtapot, karides börekleri, sıcak otlar.. Yanında rakıyla, muhteşem bir güneşle süsledik yemekleri. Tabii sonra sarhoşluk geldi..
Eve gittiğimiz an herkes bir yere yığılıp sızdı haliyle, ama en çok da ben, yol yorgunu, 30 saatlik uykusuz, sarhoş.. Uyandığımda karanlıktı hava, en alt kattan sesler geliyordu. Arkadaşlarım uyanmışlardı..
Gece başladı sonra. Ev sahibimiz Serdar geldi önce, şömine yandı. Şaraplar açıldı teker teker, müzikler rüya gibiydi. Yeri geldi hep beraber hüzünlendik, yeri geldi kalkıp dansettik. Saatler su gibi geçti, ne ara 5 olmuştu ki hem, Melis Serdar'ın kanepesinde, böcekli alt katta sızdı birden.
Sabah gözlerimi muhteşem bir deniz manzarasına açtım. Odam en üst katta olduğundan en çok manzarayı ben görüyordum. Az uyumuş olmak hiç ama hiç önemli değildi, yaşadığımı hissediyordum gözümü alan güneşle. Denize koşmak, koşmak, koşmak istedim. Evden öyle hızlı çıktık ki, günü sonuna kadar değerlendirecektik. Yine denize sıfır bir yerde Ayvalık tostuyla başladık. Sonra eve dönüp üstümüzü değiştirecek, eksiklerimiz için Kipa'ya gidecektik. Hangi eksikler? Kaz Dağı'nda şelalelerden atlayabilmek için gerekli olan spor ayakkabılar, spor şortlar.. Evet, Kaan'la bir hayalimiz de buydu. Bana bunu benimle yapmanın muhteşem olacağından bahsetmişti, bunun onu çok heyecanlandırdığını anlatmıştı.
Kaan öyle bir adam ki, bir uçurumdan atlamamı söylese, düşünmem. Yanacağımı bile bile ateşe girebilirim o söyledi diye. Ona duyduğum öyle bir güven var, aynı zamanda Melis'te de var bu güven Kaan'a karşı. Ve biz üçümüz, bir araya geldiğimizde yapamayacağımız şey yok.
Kaan'ın bizi götürdüğü her yer büyüleyiciydi bugüne kadar, yedirdiği her yemek, içirdiği her içki benzersizdi. Kaan'ın çok sıradanmış gibi bahsettiği her şey bizim için inanılmaz deneyimlerdi, şimdiyse Kaan'ı ÇOK heyecanlandıran bir şey yapacaktık, onu bu kadar heyecanlandıran şey, benim nefesimi kesiyordu tabii.
Hava soğumuştu Kaz Dağı'na çıkınca. Bizse çıplak bacaklarımızla belki 2 belki 3 derece bir suya girmeye ölesiye hevesliydik. Kaan daldı ilk. Su öylesine kuvvetliydi ki, bizim Kaan'ımız sanki bir yaprak parçası, sanki kuş tüyü, savruldu bir anda. Kayaların arasından düştü, düştü, suya bata çıka düştü. Kalbim sıkıştı. Nefes alamıyorum sandım o kafasını çıkarana kadar sudan. Gülüyordu. O kadar mutluydu ki, hayatımızın rahatlamasını yaşadık onun ifadesiyle. Zar zor yanımıza çıkmayı başardı, ama kararı vermişti, aşağı inmeyecektik! Böylece şelaleye gittik direk. Karşı kıyıya kadar gittik, fotoğraflar çeke çeke. Şelalenin bizi savurmasına izin verdik. Vücudumuzda kesikler açıyormuş gibi hissettiren suya karşı koyduk, çırpındık. Ama o kadar üşüdük ki, ıslak kıyafetlerimizi fırlatıp eşofmanlara büründüğümüzde savaştan çıkmış gibiydik.. Kendimize bir Ayvalık tostu ödülü daha verdik, içimizi ısıtan bir çayla beraber. Mutluyduk, çok mutluyduk. Durmaksızın gülüyorduk. Naci'nin bitmek bilmez komikliklerine gülmekten canım acıyordu artık, nefessiz kalana kadar gülüyordum.
Eve dönüp temizlendikten sonra, tekrar Cunda'ya gittik. Melis gece otobüsüyle İstanbul'a dönme niyetindeydi tüm dil dökmelerimize rağmen. Kaan'la tam bir iş birliği halindeydik bu konuda, aradaki tüm sıkıcı evrelere rağmen, istediğimizi elde ettik ve Melis kaldı. Cunda'da aynı yiyeceklere bira eşlik etti bu kez, rakıyı kaldıramayacaktı midelerimiz. Yine muhteşem bir yemek, üzerine Taş Kahve'de sakızlı kahve.. Arada yediğimiz sakızlı dondurmaları neden atladım bilmiyorum. Dönüşte açık bulunan tekellere dalıp 5 şişe şarap ve 14 kutu bira aldık, ki bu kez içkisiz kalmayalım. Yine şömine, yine nargile, yine müzikler, yine danslar ve yine inanılmaz muhabbetler eşliğinde bir gece daha.. Birbirimizin omzuna bayılıp ayılarak, bu kim bu kim taklitleriyle karnımıza kramplar sokarak, yanımızdayken birbirimize mesaj atarak gecenin keyfini çıkardık. Ve Melis yine Serdar'la sızdı. Bu arada, Serdar dediğimiz bizim yorgan, baya yorgan.
Son günümüz.. Sabah Kaan'ın şantiyeye gidemeyişiyle uyandım. Bırakıp gidemiyordu. Kıyamadım, geceden sarhoştu, bizimle mutluydu, ve pazartesi sabahı kalkıp şantiyeye gitmesi gerekiyordu. O gitti, biz kahvaltıya.. Kaan özlemimize dayanamayıp yanımıza geldi sonra, Naci'yi de alıp gitti bir de. Biz de Melis'le başbaşa olmanın tadını çıkardık bu kez. Sohbet ettik, çay içtik, deniz kenarında yürüyüş yaptık, bulduğumuz ilk dolmuşa atlayıp Cunda'ya attık kendimizi. Kaan telefon edip"neredesiniz?" dediğinde nasıl eğlendiğimizi görmeniz lazımdı.. İnanamadı tabii, sonra atladı yanımızda aldı soluğu.. Yine ayrıldı yanımızdan, bize efsane bir şarap evi göstererek. Çılgınlar gibi genişleyen midelerimiz önce mantı yemeye sürükledi bizi.. Elimizde turistik hediyeler, güneş gözlüklerimiz ve parmak arası terliklerimle inanılmaz komiktik belki ama, attık kendimizi şarap evine. Birer şişe şarabın eşlik ettiği muhteşem bir sohbetti o bir kaç saat Melis'le paylaştığım. En derinime kadar aldım yine onu, içimi tamamen açtım, hiç bir kapalı kapı yok ya aramızda, iyice aştık engelleri. Sözler verdik birbirimize sessizce, sadece gözlerimizle anlattık birbirimiz için nasıl özel olduğumuzu..
Sonra Kaan ve Naci katıldı bize. Cunda'da son saatlerimize.. Sarhoş taklidi yapmak istedik, yemediler. Fakat sonradan gerçekten sarhoş olduk ve bu sefer gerçek bir komedi filmi setiydi yaşadığımız. Taş Kahve'nin sakızlı kahveleri de ayıltamadı bizi, biz de üçüncü kez kremalı ahtapotları mideye indirirken yanına bira söyledik. Yine sarhoştuk. Bu kez mutsuzluktan mıydı, bilmiyorum. Ayvalık'tan ayrılma düşüncesi canımı yakıyordu. 9 saatte geldiğim yerden ayrılıp 1 saat sonra İstanbul'da olacaktım ve bu düşünce gerçekten bıçak gibiydi. Kaan'ı orada yalnız bırakma fikri, çok zalimdi. Naci'ye bakıp gülümserken, Melis'le sarılırken, Kaan'ın konuşmalarıyla kendimden geçerken hem çok ama çok mutlu, hem de çok mutsuz olmanın ne demek olduğunu hatırlıyordum..
Eve dönüp çantaları toplamaca ve evden ayrılış. Evet, en acı anları tatilimin. İzmir'den edindiğim huyu hala taşıdığımı gördüm, ayrılmadan önce her odayı gezip içimden konuşarak veda etmek, orada kalan sevdiklerimi eve emanet etmek huyu.. 2 gece bana kucak açan yatağa veda ettim, orta kata, böcekler çıkan sandığa, salonun ortasındaki küvete, her anımızın şahidi şömineye, ufak bahçemize, tek tek veda ettim. Kaan'ı onlara emanet ettim içimden. Ve o minik şirin kapıdan çıktım..
Havaalanına gidene kadar bir kelime konuşmadık hiç birimiz.
Ben Kaan'ın kucağında uyukladım, Melis önde kafasını devirdi. Naci'ciğim de zavallım yola konsantreydi.
Havaalanında yine Serdar'la karşılaştık. Gerçek Serdar, yorgan olan değil ev sahibi olan. Onu görünce sanki yıllardır görmediğim bir dostumu görmüş gibi oldum, neden bilmiyorum.
Vedalardan nefret ederim ben.
Naci'ye sarıldım ve vedayı sevmedim.
Kaan'a veda etmek diye bir kavram olamaz zaten.
Melis'e sarıldım ve uçağa bindik.
Şimdi buradayım, nefret ettiğim yerlerde. İki ayrı parçam şuan benden farklı uzaklıkta iki yerde nefes alıyor ve ben onlarla geçirdiğim büyülü 3 günü düşünüp mutlu oluyorum. Fotoğrafların ne kadar canlı olduğuna, her birinde ne kadar "güzel" göründüğümüze bakıyorum. Güzelliğimizin görünüşümüzden değil, mutluluğumuzdan kaynaklı olduğu o kadar bariz ki..
Melis ve Kaan. Benim benden çok ben parçalarım. Yalnızca onlar yanımdayken tamamlandığımı hissetmeye başladığımda anladım. Öylesine seviyorum ki bu iki kuzeni, önce Melis'i sonra Melis aracılığıyla Kaan'ı hayatıma sokan şanssa şansa, kaderse kadere, o olaylar zincirine, herşeye milyon kez teşekkür ediyorum. Beni ben yaptıkları için..
Kaan mimar. Muhteşem bir insan oluşunun yanında aynı zamanda işinde çok başarılı bir adam. Ayvalık'ta bir iş aldı bir süre önce. Temmuz'da açılması planlanan bir gece kulübünün inşaatını yönetiyor kısaca. Ayvalık'ta uzun süreler geçirmesi gerektiğinden, aylar önce bir rum evi tuttu. Aramızdaki tarifsiz bağdan olsa gerek, özel bulduğu, büyülendiği her şeyi benimle paylaşma, benim de oradaymış gibi hissetmeme sebep olma huyu var. Ayvalık'taki evini hep anlattı bana, hep bir gün orada olmamı istediğini belirtti. Tabii ben de aylardır Ayvalık'a gidebileceğim bir gün gelecek hayaliyle, heyecanıyla bekledim. Geçtiğimiz hafta Melis'le bu hayalimizi gerçekleştirmeye karar verene kadar bekledim. Kaan herşeyi ayarlamıştı, bize yalnızca gitmek kaldı. Melis benden önce gitti, benim cuma günkü talihsiz sınavım yüzünden. Ben de uçağa yetişemeyerek gece otobüsüyle gitmek durumunda kaldım. Melis 2 gece kaldı benden önce, ilk gece Kaan'ın o bana anlata anlata bitiremediği evde, ertesi günse Kaan evi boşaltmak zorunda kaldığından bir yandaki evde. Serdar'ın evinde. Serdar? Serdar Ateşer. Bülent Ortaçgil ile çalışmış, inanılmaz "high" bir müzisyen.. Kim olduğunu anlamanızın mümkün olmadığı kadar mütevazı bu adamın evinde kaldık ondan sonra. Onun yaşam alanında, onu misafir ettik hatta.. Neyse..
Korkunç bir otobüs yolculuğundan sonra Kaan beni karşıladığında dünyanın en mutlu insanıydım. Ayvalık'ın dapdar, eski püskü sokaklarından eve doğru giderken heyecandan içim içime sığmıyordu. Eve geldiğimizde de gördüğüm ilk canlıyı Melis sanıp çığlıklar atmaya başladım. Melis değildi. Kaan'n ev ve iş arkadaşı Naci. İlk izlenimi o kadar kötü bıraktım ki Naci'de, ilişkimiz kesinlikle toparlanamaz sandım, çok büyük bir yanılgı. Melis'i de uyandırdıktan sonra, karnımın açlığına dayanamayıp ilk mızmızlanmalarıma başladım. Kahvaltı istiyordum, Ayvalık tostu. Ama önce Kaan'la şantiyeye gittim. Orada o döküntüde, ben bir ışık gördüm ve bir kaç ay sonra orasının nasıl görüneceğini hayal ettim, anlattım. Kaan da görmüş olacak, gülümsedi.. Sonra bir uçak gördüm, uçma tutkumu en iyi bilen insan o, hiç şaşırmadı uçağa koştururken ben. Fotoğraflar çektik. Sonra deniz kenarına, kahvaltıya.. Neler yediğimizi anlatmaya kalksam, sabahlara kadar yazmam gerekir.. Geçiyorum..
Sonra Ayvalık sokaklarına daldık. Bir şarapçıdan 6-7 şişe şarap aldık, biraz da bira.. Eve gidip bira içmeye başladık, fotoğraflar çektik. İki üç biradan sonra çıkıp Cunda'ya gittik. Muhteşem güzellikteki Cunda Adası'na ilk görüşte aşık oldum tabii. Oturduğumuz yerde Kaan ve Naci'ye yapılan muamele muhteşemdi. Sanki Ayvalık'ın sahipleriyle beraberdik.. Ne istesek anında geldi, efsane yemekler yedik falan. Beğendili ahtapot, kremalı ahtapot, karides börekleri, sıcak otlar.. Yanında rakıyla, muhteşem bir güneşle süsledik yemekleri. Tabii sonra sarhoşluk geldi..
Eve gittiğimiz an herkes bir yere yığılıp sızdı haliyle, ama en çok da ben, yol yorgunu, 30 saatlik uykusuz, sarhoş.. Uyandığımda karanlıktı hava, en alt kattan sesler geliyordu. Arkadaşlarım uyanmışlardı..
Gece başladı sonra. Ev sahibimiz Serdar geldi önce, şömine yandı. Şaraplar açıldı teker teker, müzikler rüya gibiydi. Yeri geldi hep beraber hüzünlendik, yeri geldi kalkıp dansettik. Saatler su gibi geçti, ne ara 5 olmuştu ki hem, Melis Serdar'ın kanepesinde, böcekli alt katta sızdı birden.
Sabah gözlerimi muhteşem bir deniz manzarasına açtım. Odam en üst katta olduğundan en çok manzarayı ben görüyordum. Az uyumuş olmak hiç ama hiç önemli değildi, yaşadığımı hissediyordum gözümü alan güneşle. Denize koşmak, koşmak, koşmak istedim. Evden öyle hızlı çıktık ki, günü sonuna kadar değerlendirecektik. Yine denize sıfır bir yerde Ayvalık tostuyla başladık. Sonra eve dönüp üstümüzü değiştirecek, eksiklerimiz için Kipa'ya gidecektik. Hangi eksikler? Kaz Dağı'nda şelalelerden atlayabilmek için gerekli olan spor ayakkabılar, spor şortlar.. Evet, Kaan'la bir hayalimiz de buydu. Bana bunu benimle yapmanın muhteşem olacağından bahsetmişti, bunun onu çok heyecanlandırdığını anlatmıştı.
Kaan öyle bir adam ki, bir uçurumdan atlamamı söylese, düşünmem. Yanacağımı bile bile ateşe girebilirim o söyledi diye. Ona duyduğum öyle bir güven var, aynı zamanda Melis'te de var bu güven Kaan'a karşı. Ve biz üçümüz, bir araya geldiğimizde yapamayacağımız şey yok.
Kaan'ın bizi götürdüğü her yer büyüleyiciydi bugüne kadar, yedirdiği her yemek, içirdiği her içki benzersizdi. Kaan'ın çok sıradanmış gibi bahsettiği her şey bizim için inanılmaz deneyimlerdi, şimdiyse Kaan'ı ÇOK heyecanlandıran bir şey yapacaktık, onu bu kadar heyecanlandıran şey, benim nefesimi kesiyordu tabii.
Hava soğumuştu Kaz Dağı'na çıkınca. Bizse çıplak bacaklarımızla belki 2 belki 3 derece bir suya girmeye ölesiye hevesliydik. Kaan daldı ilk. Su öylesine kuvvetliydi ki, bizim Kaan'ımız sanki bir yaprak parçası, sanki kuş tüyü, savruldu bir anda. Kayaların arasından düştü, düştü, suya bata çıka düştü. Kalbim sıkıştı. Nefes alamıyorum sandım o kafasını çıkarana kadar sudan. Gülüyordu. O kadar mutluydu ki, hayatımızın rahatlamasını yaşadık onun ifadesiyle. Zar zor yanımıza çıkmayı başardı, ama kararı vermişti, aşağı inmeyecektik! Böylece şelaleye gittik direk. Karşı kıyıya kadar gittik, fotoğraflar çeke çeke. Şelalenin bizi savurmasına izin verdik. Vücudumuzda kesikler açıyormuş gibi hissettiren suya karşı koyduk, çırpındık. Ama o kadar üşüdük ki, ıslak kıyafetlerimizi fırlatıp eşofmanlara büründüğümüzde savaştan çıkmış gibiydik.. Kendimize bir Ayvalık tostu ödülü daha verdik, içimizi ısıtan bir çayla beraber. Mutluyduk, çok mutluyduk. Durmaksızın gülüyorduk. Naci'nin bitmek bilmez komikliklerine gülmekten canım acıyordu artık, nefessiz kalana kadar gülüyordum.
Eve dönüp temizlendikten sonra, tekrar Cunda'ya gittik. Melis gece otobüsüyle İstanbul'a dönme niyetindeydi tüm dil dökmelerimize rağmen. Kaan'la tam bir iş birliği halindeydik bu konuda, aradaki tüm sıkıcı evrelere rağmen, istediğimizi elde ettik ve Melis kaldı. Cunda'da aynı yiyeceklere bira eşlik etti bu kez, rakıyı kaldıramayacaktı midelerimiz. Yine muhteşem bir yemek, üzerine Taş Kahve'de sakızlı kahve.. Arada yediğimiz sakızlı dondurmaları neden atladım bilmiyorum. Dönüşte açık bulunan tekellere dalıp 5 şişe şarap ve 14 kutu bira aldık, ki bu kez içkisiz kalmayalım. Yine şömine, yine nargile, yine müzikler, yine danslar ve yine inanılmaz muhabbetler eşliğinde bir gece daha.. Birbirimizin omzuna bayılıp ayılarak, bu kim bu kim taklitleriyle karnımıza kramplar sokarak, yanımızdayken birbirimize mesaj atarak gecenin keyfini çıkardık. Ve Melis yine Serdar'la sızdı. Bu arada, Serdar dediğimiz bizim yorgan, baya yorgan.
Son günümüz.. Sabah Kaan'ın şantiyeye gidemeyişiyle uyandım. Bırakıp gidemiyordu. Kıyamadım, geceden sarhoştu, bizimle mutluydu, ve pazartesi sabahı kalkıp şantiyeye gitmesi gerekiyordu. O gitti, biz kahvaltıya.. Kaan özlemimize dayanamayıp yanımıza geldi sonra, Naci'yi de alıp gitti bir de. Biz de Melis'le başbaşa olmanın tadını çıkardık bu kez. Sohbet ettik, çay içtik, deniz kenarında yürüyüş yaptık, bulduğumuz ilk dolmuşa atlayıp Cunda'ya attık kendimizi. Kaan telefon edip"neredesiniz?" dediğinde nasıl eğlendiğimizi görmeniz lazımdı.. İnanamadı tabii, sonra atladı yanımızda aldı soluğu.. Yine ayrıldı yanımızdan, bize efsane bir şarap evi göstererek. Çılgınlar gibi genişleyen midelerimiz önce mantı yemeye sürükledi bizi.. Elimizde turistik hediyeler, güneş gözlüklerimiz ve parmak arası terliklerimle inanılmaz komiktik belki ama, attık kendimizi şarap evine. Birer şişe şarabın eşlik ettiği muhteşem bir sohbetti o bir kaç saat Melis'le paylaştığım. En derinime kadar aldım yine onu, içimi tamamen açtım, hiç bir kapalı kapı yok ya aramızda, iyice aştık engelleri. Sözler verdik birbirimize sessizce, sadece gözlerimizle anlattık birbirimiz için nasıl özel olduğumuzu..
Sonra Kaan ve Naci katıldı bize. Cunda'da son saatlerimize.. Sarhoş taklidi yapmak istedik, yemediler. Fakat sonradan gerçekten sarhoş olduk ve bu sefer gerçek bir komedi filmi setiydi yaşadığımız. Taş Kahve'nin sakızlı kahveleri de ayıltamadı bizi, biz de üçüncü kez kremalı ahtapotları mideye indirirken yanına bira söyledik. Yine sarhoştuk. Bu kez mutsuzluktan mıydı, bilmiyorum. Ayvalık'tan ayrılma düşüncesi canımı yakıyordu. 9 saatte geldiğim yerden ayrılıp 1 saat sonra İstanbul'da olacaktım ve bu düşünce gerçekten bıçak gibiydi. Kaan'ı orada yalnız bırakma fikri, çok zalimdi. Naci'ye bakıp gülümserken, Melis'le sarılırken, Kaan'ın konuşmalarıyla kendimden geçerken hem çok ama çok mutlu, hem de çok mutsuz olmanın ne demek olduğunu hatırlıyordum..
Eve dönüp çantaları toplamaca ve evden ayrılış. Evet, en acı anları tatilimin. İzmir'den edindiğim huyu hala taşıdığımı gördüm, ayrılmadan önce her odayı gezip içimden konuşarak veda etmek, orada kalan sevdiklerimi eve emanet etmek huyu.. 2 gece bana kucak açan yatağa veda ettim, orta kata, böcekler çıkan sandığa, salonun ortasındaki küvete, her anımızın şahidi şömineye, ufak bahçemize, tek tek veda ettim. Kaan'ı onlara emanet ettim içimden. Ve o minik şirin kapıdan çıktım..
Havaalanına gidene kadar bir kelime konuşmadık hiç birimiz.
Ben Kaan'ın kucağında uyukladım, Melis önde kafasını devirdi. Naci'ciğim de zavallım yola konsantreydi.
Havaalanında yine Serdar'la karşılaştık. Gerçek Serdar, yorgan olan değil ev sahibi olan. Onu görünce sanki yıllardır görmediğim bir dostumu görmüş gibi oldum, neden bilmiyorum.
Vedalardan nefret ederim ben.
Naci'ye sarıldım ve vedayı sevmedim.
Kaan'a veda etmek diye bir kavram olamaz zaten.
Melis'e sarıldım ve uçağa bindik.
Şimdi buradayım, nefret ettiğim yerlerde. İki ayrı parçam şuan benden farklı uzaklıkta iki yerde nefes alıyor ve ben onlarla geçirdiğim büyülü 3 günü düşünüp mutlu oluyorum. Fotoğrafların ne kadar canlı olduğuna, her birinde ne kadar "güzel" göründüğümüze bakıyorum. Güzelliğimizin görünüşümüzden değil, mutluluğumuzdan kaynaklı olduğu o kadar bariz ki..
Teşekkür etmek için kelimem yok bu insanlara. Dünya tatlısı Naci'ye, hayatımdaki en özel arkadaşım Melis'e, hayatımda tanıdığım en özel adam Kaan'a, kelimelerim yetmiyor.
Hepsini çok seviyorum sadece. Ayvalık dendiğinde aklıma gelecek 3 kelime şimdi isimleri..
-bir yılı çoktan aşmış bir yazı, tek kelimesine bile dokunmadan yayınlamak istedim. ama değişen, ama gelişen ilişkiler oldu bu zamanda, yine de şimdi okuyunca, 3 günün her anı tekrar canlanınca gözümün önünde, sadece "iyi ki" diyorum.. iyi ki gitmişiz prenses Ayvalık'a ve iyi ki büyülenmişiz o şömineden nasıl olduysa. Sarhoş olmuşuz ya da aşık olmuşuz ya da bilmiyorum. İyi ki işte. -24.07.2012
Hepsini çok seviyorum sadece. Ayvalık dendiğinde aklıma gelecek 3 kelime şimdi isimleri..
-bir yılı çoktan aşmış bir yazı, tek kelimesine bile dokunmadan yayınlamak istedim. ama değişen, ama gelişen ilişkiler oldu bu zamanda, yine de şimdi okuyunca, 3 günün her anı tekrar canlanınca gözümün önünde, sadece "iyi ki" diyorum.. iyi ki gitmişiz prenses Ayvalık'a ve iyi ki büyülenmişiz o şömineden nasıl olduysa. Sarhoş olmuşuz ya da aşık olmuşuz ya da bilmiyorum. İyi ki işte. -24.07.2012
22 Haziran 2012 Cuma
Çeşme
Kesinlikle abartılmış bir tatil beldesi değil. Güzelliğini ve çekiciliğini ise orayı tıka basa dolduran, gazetecilere "yakalanma" umuduyla ortalarda dolaşan ünlülerden almıyor. Tamamen doğanın biraz da insan emeğinin bahşettiği güzellik bu.
Çeşme'nin en büyük avantajı, orada sıkılmanız mümkün değil, eğlence anlayışınız ne olursa olsun. Gündüzlerinizi sadece yatarak, dinlenerek, sadece serinlemek için suya girerek ve kitap okuyarak geçirmek istiyorsanız, Ilıca'da herhangi bir pansiyonda konaklayarak, kaldığınız yere en yakın sahilden denize girebilir, bu tatili gerçekleştirebilirsiniz. Gündüz gece hiç durmadan müzik, her an aktivite peşindeyseniz, Aya Yorgi'de ister Kafe Pi Beach Club ister Babylon ister Sole Mare'yi seçin, bunu gerçekleştirebilirsiniz. Akşamları biraz daha alternatif arayanlar, rock müziği eğlenceli bulanlar için Paparazzi muhteşem bir seçim olur. Yıllardır az değişen playlisti fakat hiç azalmayan enerjisiyle Paparazzi benim favorim örneğin.
Tabiii bir de surf var.. Babylon'un eskiden bulunduğu yerde Surf merkezleri ve okullarının bulunduğu bölge, Çeşme'nin defterindeki koca bir yıldız. Yeni başlayanlardan profesyonellere, yüzlerce surf sever aynı anda aynı dalgalarla savaşıyor burda. Vaktim kısıtlı olduğu için sıfırdan başlamayı göze alamadım ama kite surf'te çok fena aklım kaldı, bir daha sırf surf için gideceğim Çeşme'ye.

Ve Alaçatı.. Alaçatı için roman yazılır. Alaçatı'nın sokakları için şiirler, şarkılar yazılır, öyle büyülü, öyle ilham verici. Orada yok yok, özellikle Tektekçi'nin Asmalı'dan Alaçatı'ya sıçraması, güzel bir mekanda az içerek ve güzel müzik dinleyerek sarhoş olma seçeneğini de ayağımıza getirmiş. Tektekçi'yi mekan olarak çok beğendim, amaç sarhoş olmak değilse bile gidip mutlaka orada oturulmalı, mandalina ağaçları hakkında konuşulmalı, ve eğlenceli menüsünden en azından bir kaç shot denenmeli.

Alaçatı'ya akşam üstü gitmek gerek. Hava hafiften serinlemeye başlasın, ama güneş ışığı gitmesin. Çünkü güzelim sokakları, binaların yenilenen doğramalarını, begonvillerin güzelliklerini, birbirinden enteresan kapıları etkisi azalan güneş ışığı eşliğinde seyretmenin keyfi bambaşka. Ayrıca, akşam yemeği için küçük bir balıkçıya oturup inanılmaz Ege mezeleriyle hafif bir balığın tadına varmak lazım.
Balıktan sonra da güzel bir Alaçatı turu yaparsanız, köyün aşağısında camii meydanındaki kahvecilerden birinde bulursunuz kendinizi. Sakızlı kahve hiç denemediyseniz Cunda'da falan, mutlaka denemelisiniz. Yalnız sunumu bile ağız sulandırıcı.
Favori Alaçatı fotoğraflarım ise o rengarenk begonviller ve masalar, kapılardan oluşuyor. Bunları paylaşayım ki, Alaçatı'yı hiç görmemiş biri bile oraya aşık olabilsin. Şirinliğiyle her tür övgüyü hakediyor çünkü.

Çeşme'nin en büyük avantajı, orada sıkılmanız mümkün değil, eğlence anlayışınız ne olursa olsun. Gündüzlerinizi sadece yatarak, dinlenerek, sadece serinlemek için suya girerek ve kitap okuyarak geçirmek istiyorsanız, Ilıca'da herhangi bir pansiyonda konaklayarak, kaldığınız yere en yakın sahilden denize girebilir, bu tatili gerçekleştirebilirsiniz. Gündüz gece hiç durmadan müzik, her an aktivite peşindeyseniz, Aya Yorgi'de ister Kafe Pi Beach Club ister Babylon ister Sole Mare'yi seçin, bunu gerçekleştirebilirsiniz. Akşamları biraz daha alternatif arayanlar, rock müziği eğlenceli bulanlar için Paparazzi muhteşem bir seçim olur. Yıllardır az değişen playlisti fakat hiç azalmayan enerjisiyle Paparazzi benim favorim örneğin.
Tabiii bir de surf var.. Babylon'un eskiden bulunduğu yerde Surf merkezleri ve okullarının bulunduğu bölge, Çeşme'nin defterindeki koca bir yıldız. Yeni başlayanlardan profesyonellere, yüzlerce surf sever aynı anda aynı dalgalarla savaşıyor burda. Vaktim kısıtlı olduğu için sıfırdan başlamayı göze alamadım ama kite surf'te çok fena aklım kaldı, bir daha sırf surf için gideceğim Çeşme'ye.

Alaçatı'ya akşam üstü gitmek gerek. Hava hafiften serinlemeye başlasın, ama güneş ışığı gitmesin. Çünkü güzelim sokakları, binaların yenilenen doğramalarını, begonvillerin güzelliklerini, birbirinden enteresan kapıları etkisi azalan güneş ışığı eşliğinde seyretmenin keyfi bambaşka. Ayrıca, akşam yemeği için küçük bir balıkçıya oturup inanılmaz Ege mezeleriyle hafif bir balığın tadına varmak lazım.
Favori Alaçatı fotoğraflarım ise o rengarenk begonviller ve masalar, kapılardan oluşuyor. Bunları paylaşayım ki, Alaçatı'yı hiç görmemiş biri bile oraya aşık olabilsin. Şirinliğiyle her tür övgüyü hakediyor çünkü.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
